Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
“MANDA” MESELESİ
Celal DURGUN...

“MANDA” MESELESİ

Bu içerik 74 kez okundu.

“Paşam, Sivas’ta galiba manda meselesi bizi çok üzecek ve yoracak” sorusunu Atatürk şöyle yanıtlar:

“Ahmaklar! Memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar.

Biz başarılı olacağız.Buna şüphem yok.Acaba zafere kavuştuğumuz ve memleketi kurtardığımız zaman Osmanlı ricalinin (yüksek makamlardaki devlet adamları) ileri gelenleri utanmak hissini duyabilecekler mi?

Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hâkimiyet hakkına, dışarıda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış.Buna ve böylesine, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler.

Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeden böyle bir mandayı niçin kabul etsinler? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar.Bu ne hayal ve ne gaflettir?

Hayır, Paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok, Ya istiklal ya ölüm var!“

Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde en çok konuşulan konu “manda” meselesi olmuştu.

Özellikle okumuş “aydınların” savunduğu mandacıların, kimi İngiliz mandasını, kimi Amerikan mandasını savunuyordu.

Mandacılar, “askerimiz yok, silahımız yok, paramız yok, milletimiz perişan, borçluyuz, ekonomimiz batmış, iflas etmişsiz, savaşacak halimiz kalmamış, boşuna öleceğiz,  Amerikan mandasını kabul etmekten başka seçeneğimiz yok” diyorlardı.

Amerikan mandası yanlıları arasında Atatürk’ün yakın arkadaşları da vardı.

Örneğin; Halide Edip Hanım “Biz İstanbul’da kendimiz için bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını kapsamak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehveni şer olarak görüyoruz” diyordu.

Bekir Sami Bey; “vatanımızın bütünlüğünü garanti altına alacak yabancı bir devletin himayesi elbette tercih edilir.”

Kara Vasıf Bey; “Ülkemizi parçalanmaktan kurtarmak için herhalde ehveni şer olan Amerikan müzaheretini (yardım etme, arkalama, destekleme, arka çıkma) istemeye mecburuz.”

Bu Amerikan severler, “Türk-Wilson Cemiyeti” adı altında bir de dernek kurdular.

ABD Başkanı Wilson’a mektup yazarak manda isteminde bulundular.

Amerikan Başkanı, bir gazetecisini ve bir generalini Sivas’a gönderdi.

Amaç, delegeleri etki altına almak ve Mustafa Kemal’i, Amerikan mandasını kabul etmeye zorlamaktı.

1919 Eylül’ünde Sivas’a gelen General Harbord, Mustafa Kemal’le görüşür.

Harbord; “Ben bu vazifeye getirildiğim zaman Türk tarihini okudum.

Gördüm ki milletiniz büyük ordular hazırlamış, büyük komutanlar yetiştirmiştir.

Bunu yapan bir millet, mutlaka bir medeniyet sahibi olmalıdır.

Bunu takdir ederim. Fakat bugünkü vaziyetimize bakalım:

Başta Almanya olmak üzere dört müttefiktiniz, dört sene muhabere ettiniz, neticede mağlup oldunuz.Dördünüz bir arada yapamadığınız bir şeyi, bu vaziyetinizle tek başınıza yapmayı nasıl düşünebilirsiniz?

Fertlerin intihar ettiğini vakit vakit görürüz.Şimdi de bir milletin intiharına mı şahit olacağız?” der.

Atatürk’ün, Harbord’a verdiği yanıt anlamlıdır:

“General teşekkür ederim. Tarihimizi okumuş, milletimizin büyük ordular, büyük komutanlar yetiştirdiğini, bunun için milletimizin bir medeniyete sahip olması lazım geleceğini takdir ve kabul ediyoruz.

Fakat şunu bilmenizi isterim ki biz, emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi tedrici ( yavaş yavaş) sefil bir ölüme mahkûm olmaktan ise babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeği tercih ediyoruz.”

Atatürk, bu son sözleri söylerken, avucu ile pençeye düşmüş bir kuş işareti yapıyor ve avucunu sıkarak tedrici ve sefil ölümün şeklini gösteriyordu.

Harbord ve arkadaşları sessizce ayağa kalkarlar:

“Biz de olsak öyle yapardık…”

Atatürk’le arkadaşlarının elini sıkarak oradan uzaklaşıyorlar. (Atatürk’le Konuşmalar / Cumhuriyet Yayınları)

Manda tartışmalarının yogun olarak yaşandığı 8 Eylül gecesi, Mustafa Kemal’in odası her zamankinden daha kalabalıktı.

Gündüzki tartışmaları değerlendiren Mustafa Kemal Paşa, odadaki arkadaşlarını uyarır ve sert konuşur:

“İstanbul’dakiler ve buradakiler nevmid (ümitsiz ) ve hasta insanlardır.

Ecnebi işgal etkisi altında cesaret ve ümitlerini kaybetmiş olmanın verdiği teessürle ( keder, üzüntü) ve marazi (hastalıklı) bir halet-i ruhiye (ruh hali - psikoloji) içinde hareket ediyorlar.

Bunun başka türlü izahı yoktur.

Bir milletin istiklâl (bağımsızlık) hakkını aramasından ve bu yolda gerekiyorsa son damla kanını akıtmasından daha tabii ne tasavvur edilebilir?

Şerefsiz, istiklâlsiz, esir bir millet çocukları olarak yasamak yerine, efendice ve kahramanca ölmek elbette ki sayanı tercihtir (seçilmeye değerdir).

Bunu anlayamamak ne garip mantıktır?”

Odada, Askeri Tıbbiye öğrencilerinin aralarında topladıkları para ile Sivas’a temsilci olarak gönderdikleri Hikmet adında genç tıp öğrencisi de vardı.

Gündüz yaşanan “manda” tartışmalardan hoşnut kalmayan Hikmet, aniden ayağa kalkar ve yüksek bir sesle:

“Paşam, delegesi bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem.

Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle red ve takbih ederiz (çirkin görürüz). Farzi Muhal (var sayalım), manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i “vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı” olarak adlandırır ve tel’in (lanet okuma, protesto etme ) ederiz” der.

Genç Hikmet’in, yüreğinden kopup gelen coşkulu sözleri, odada bulunan delegeleri ağlatır.

Mustafa Kemal Pasa da duygulanır:

“Arkadaşlar gençliğe bakin, Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin.”

Genç Hikmet’e döner: “Evlat, müsterih ol (rahat ol). Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, ekalliyette (azınlıkta) kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz.

Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm.”

Tıbbiyeli genç, yerinden fırlarcasına ayağa kalkar:

“Var ol Paşam ...” diyerek Mustafa Kemal’in elini öper.

Mustafa Kemal, “Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır” der ve bu yiğit delikanlıyı alnından öper. (Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın yazısından özetleyerek aktardım.)

Amerika’nın veya başka bir devletin mandası altına girmek ‘ehven-i şer’ değil, doğrudan doğruya “şer” idi.Çünkü Türkiye’yi manda altına almak isteyenler, Türkiye’nin çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını düşünüyordu.

Örneğin Londra Konferansı belgeleri sayfa 58’de yer alan bir belgede aynen şöyle denilmişti:

“Türkler yabancı kontrolünü kabul ederler. Türk memurları maaşlarını aldıkları sürece sesleri çıkmaz… Bu durumdan yararlanarak Türkleri mali ve idari kontrole alırsak, durum her bakımdan düzelir… Müttefiklerin Türkiye’de çok önemli ve politik çıkarları vardır. Boğazları kontrol edip para alsak yılda 1 milyon sterlin toplarız.”

ABD Kongresi, 31 Ocak 1896 tarihli 54. Toplantısında aldığı bir kararla ‘Türkiye’yi Birleşik Devletler’ haline getirerek bölüp yönetmeyi amaçlamıştı.

ABD Başkanı Wilson, 1912’de “Türkiye yok ki (elçi) göndermeye ne lüzum var” demişti.

Aynı Wilson, 10 Ekim 1917’de “Türkiye bütünüyle ortadan silinmeli ve ona uygulanacak işlem, barış konferansına bırakılmalıdır” tezine sahip çıkmıştı.( Sinan Meydan / 1923 Kuruluş Ayarlarına Dönmek)

Mustafa Kemal Atatürk, 6 Mart 1922’de TBMM’nin gizli oturumunda yaptığı konuşmada, mandacı zihniyetin neden olduğu maddi ve manevi kayıpları anlatır:

“Artık hayat bulmak için, durumu iyileştirmek için, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın isteklerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler açılım buldu.

Hâlbuki hangi bağımsızlık vardı ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir…

Türkiye’de bu fikir yanlışına, zihniyet yanlışına sahip olan birtakım çevrelerin yüzünden her saat, her gün, her asır biraz daha çok gerilemiş ve daha çok düşmüştür.

Efendiler, bu düşüş yalnız maddiyatta olsaydı hiçbir önemi yoktu.

Ne yazık ki Türkiye ve Türkiye halkı ahlaken düşüyor… Diyorlardı ki, biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur… Bizi, kayıtsız şartsız canımızı, tarihimizi, varlığımızı, düşman olan ve düşman olduğuna hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara vermek istiyorlardı. Onlar bizi idare etsin diyorlardı…

Efendiler, Türkiye’nin tuttuğu hastalıklı yollardan tükenişe ve yok olmaya sevk eden bu vadiden kurtarabilmek için bütün âlimlerin keşfedebildikleri bir gerçek vardır. O da Türkiye’nin düşünen kafalarını yeni bir imanla istila etmek lazımdır.”

 

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X