Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
‘Zeytin Adam’ı anarken …
Hamdi TOÇCUOĞLU...

‘Zeytin Adam’ı anarken …

Bu içerik 797 kez okundu.

Hamdi TOPÇUOĞLU

Altı yıl...

Neler yaşamadık ki sensiz geçen altı yılda.

Bak bu pazar da babalar günüymüş.

Bazen sanki evimizdeymişsin gibi çat kapı giriversem diyorum.

Halâ torunlarımı en çok özlediğim anlarda, sen oluyorum.

En daraldığım anlarda tıpkı senin gibi zamanın kollarına sığınıyorum.

Ne zaman öfke uçurumunun kıyıcığına gelsem, sabrı bir şal gibi üstüme örttüğünü hissediyorum.

Sen sağken de bir bilgenin oğlu olduğumu biliyordum. Işığım hep güçlüydü.

Sen hayatını, var etmek üzerine kurmuştun.

Ben de gömleğin sırtımda, “Balık bilmezse hâlık bilir” diyerek yolunda devam ediyorum.

...

Artık bugünlerde dilime en çok Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “Haziranda ölmek zor!” dizesi dolanıyor.

Bu bir sayıklama, iç ses, umarsızlık yası…

Aslında ölüme yakışan ne gün, ne ay, ne mevsim var. Her güne yeni umutlarla uyanmamız bundan. Kim, işte bu an, ölüme en yakışan an, diyerek ayrılabilir bu dünyadan?

Yunus’un,

“Bu dünyada bir nesneye

Yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere

Gök ekini biçmiş gibi…” dizelerinde dile getirdiği genç ölümlerinin acısını elbette yadsıyamam. Çünkü onu da yaşadım. Ama “Her ölüm erken ölümdür” sözü de bir gerçek.

Babamı 12 Haziran 2010’da ebedi yolculuğuna uğurlamıştık. 90’ındaydı, mutluluk ve huzur fotoğraflarının çok olduğu bir hayat albümü olmuştu. İyi de, o benim babamdı. Hangi evlada yetmişti ki bu ömür, bu sevgi?

O gün, onu doğduğum odada zeytin dalları serpiştirilmiş çarşaflar altında ebedi uykusuna dalmış görünce “zeytin yaprağında, ay ışığı dondu” demiştim. Çok çok eskilere gidivermişti belleğim:

“Baba bu ne?”

“Delice…”

Bir dağ yamacındayız. Hava ayaz. Kazmayı delice köklerine vurdukça ‘Hıhh!’ diye bir ses çıkarıyor. Kazmayı daha güçlü sallamak için böyle bir ses çıkarmak gerek, diye düşünüyorum.

“Baba deliceleri ne yapacağız?”

Kazmayı bırakıyor. Başımı okşuyor. Anlıma kocaman bir öpücük konduruyor.

“Nasırlı eller çocukları daha içten okşar, ter kokulu babalar, daha bir sevgiyle öper oğullarını” değil mi?

“Bu deliceleri götürüp tarlamıza dikeceğiz. Sonra onları aşılayacağım. Akıllı olacaklar.”

Hava ayaz yine. Tarlanın sağında solundaki su birikintileri buzlu cam. Toprak betondan sert. Açtığı çukurlara deliceleri tek tek yerleştirirken “hıhh”lamıyor. Bir heykeltıraş gibi diktiği ağaçların karşısına geçip, ışığı gölgeyi, güneyi kuzeyi değerlendiriyor.

“Bu ağaç var ya bu ağaç, ölmez… İnsan ölümsüzlüğü istiyorsa, birincisi, iyi evlât yetiştirmeli, ikincisi zeytin dikmeli.”

Çocuk aklım ikincisini almıyor. O bunun farkında. Hemen devam ediyor:

“Zeytin, cennet meyvesidir. Hazreti Adem ölünce, oğlu Şit, cennet bahçesinden aldığı üç tohumu babasının ağzına koymuş ve onu öyle gömmüş. Zamanla bu üç tohum yeşermiş zeytin, çam (sedir) ve servi ağaçları olmuş.”

Havalar ısınırken fidanların her biri delicesine filizleniyor. O, her sabah tek tek selâmlıyor onları. Yazla kuyulardan, derelerden kova kova sular taşıyoruz birlikte. Can suyu veriyoruz.

Sevgiyle büyütüyor, hem fidanlarını hem bizi.

Bu göz aşısıdır, bu da kalem aşısı derken meyveye duruyor ağaçlar. Yeşil taneler şiir:

“Sıksan ağustosta yağı çıkar.”

Önce sepetler dolusu, sonra küfeler, derken avlular dolusu zeytin, küpler dolusu zeytinyağı…

“Artık sizi daha iyi okullarda okutabilirim” diyor.

Biz oğullar geleceğe, artık daha bir güvenle bakıyoruz. Bağsa bağ, bahçeyse bahçe… Nuh’un güvercinin, ağzında zeytin dalıyla dönmesinin gerekçesini iyi biliyoruz, Olimpiyat kahramanlarının, zeytin dalından taçlarla onurlandırıldığını, hatta Antik Yunan’da yedi bilgeden biri kabul edilen Solon’un Kanunları arasında zeytin ağacı kesenlere ağır cezalar uygulandığını da öğrenmiştik.

Yaşı, 60’a dayanmıştı. Bir gün devlet, ona: “Zeytinliklerini istimlâk ettim” deyivermişti.

Kaşla göz arasında tel örgülerle çevirdikleri zeytinlerini sevip konuşmak istediğinde; “Yasak hemşerim, devlet malıdır” deyip bahçesine girmesine bile izin vermemişlerdi.

O ki “kuşun kurdun da hakkı var der, her hasat mevsiminde dalda meyve, tarlada başak bıraktırırdı.” Oysa ona göz hakkı bile bırakmamıştı bu devlet.

Bu, ne yaman bir fırtınaydı?

Emek emek yetiştirdiği ağaçları bir bir devriliyor, yerlerine kömür rayları döşeniyordu.

Bu ne yaman bir yangındı?

“Zeytin ağacının yanışı, başka ağaçlara hiç benzemez. Mübarek sanki için için ağlar. Sonra ikiye yarılır. Tıpkı bir yürek gibi” derdi. Kendini anlattığını, nasıl da anlamamışız.

Gücü yoktu eskisi gibi: ama o zeytine inanıyordu. Emeğin ve üretmenin düşmanlarına inat, ölmez ağaçla ölümsüzlüğe ulaşmaya kararlıydı. Bu yüzden, yeni kıraçları bitek yapmaya harcadı kalan ömrünü. Ayakları tutmaz olsa da ellerini ayak yaptı. Yeni deliceleri zeytin yaptı. Bize emeğe, hakka saygıyı öğrettiği gibi zeytinlerine de termik santralin zehrine direnmeyi öğretti.

O giderken Yunus gibi;

“Geldi geçti ömrüm benim

Şol yel esip geçmiş gibi

Hele bana şöyle geldi

Şol göz yumup açmış gibi” demedik.

Hoşgörünün ve barışın bilgesidir deyip seni, başı zeytin dallı tabutla taşıdık.

Cennet meyvesinden ayrı düşmesin deyip toprağına zeytin çekirdeği diktik.

   *             *             *

Canım babam, “Sen, zeytin ki ölmez ağaçtır, dedin ve zeytine inandın. Ellerinle diktiğin zeytinlerin yaşadıkça sen de yaşayacaksın.”

Bizim bu cennet yurt köşesini kıskançlıkla korumaya çalışmamız bundan.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X