Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Bir ritüelin peşinden: Eren Günü (Sandras Dağı)
H. Avni KUNDURACIOĞLU...

Bir ritüelin peşinden: Eren Günü (Sandras Dağı)

Bu içerik 2301 kez okundu.

Sırtçantamdakiler / Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU –

(Zeki Akakça’ya şükranla …)

Denizli’nin küçük ama doğanın yeşil renge boyadığı Beyağaç ilçesinden yola çıktığımızda, zaman öğle saatlerini gösteriyor. Aracımız asfalt yoldan çıkıp stabilize yolla buluştuğunda, iki tarafını karaçam ağaçlarının çevrelediği bir ormanın içinde yer alıyoruz. Araç, çam ağaçlarının bir şemsiye gibi örttüğü stabilize yolda kıvrıla kıvrıla yükselirken, geride toz bulutu oluşmasını sağlıyor.

Şu an Sandras Dağı’nın eteklerindeyiz.

Batı Toroslar’ın son uzantısı olan Sandras Dağı’nın güneyi Muğla’nın Köyceğiz ilçesine bakarken, kuzeyinde ise Denizli’nin Beyağaç ilçesi yer alır.

Sevmem dağlar arası ayrımcı bakış açısını ama Sandras Dağı bir başka güzel, bir başka özel dağdır açıkçası. Dağın karşısında yer alan Atkuyruksallamaz Dağı da benim gibi düşünmek zorunda kalır. Efsaneye göre, Sandras Dağı ile Atkuruksallamaz Dağı bir gün kavgaya tutuşurlar. Atkuyruksallamaz Dağı’nın attığı toplar Sandras’a ulaşmaz. Oysa Sandras Dağı attığı toplarla Atkuyruksallamaz Dağı’nın tepesini uçurur. Bunun üzerine Atkuyruksallamaz Dağı sen büyüksün anlamına gelen “Sen dırazsın” demek zorunda kalır. Dağın ismi belli olmuştur artık: Sandıraz.

İşte böylesine efsaneleri bünyesinde barındıran Sandras Dağı’nın eteklerinde süren yolculuğumuz, yükseldikçe yükseliyor. Topuklu Yaylası’nı ardımızda bıraktığımızda ‘anıt orman’ın içine girmiş oluyoruz. Karaçam ağaçlarının varlığı da, yaş oranları da yükseliyor bu süreçte. 1200 küsur yaşlarına tescillenmiş karaçam ağaçları, devasa boylarını göğe doğru uzatma yarışındalar.

Sandras’ın büyüleyici varlığına teslim olmuş durumda olmamıza rağmen, aklımız ulaşmaya çalıştığımız Kartal Gölü’nde.

Zira bugün günlerden Çarşamba. Üstelik Ağustos ayının son çarşambası.

Bu sıradan gün Sandras Dağı ve eteklerinde yaşayanlar için oldukça önemli bir zaman dilimidir. Zirvesi 2295 metre yükseklikte olan Sandras Dağı, farklı yükseklikteki zirveleri de bünyesinde barındırır. Bunlardan biri de 2150 metre yükseklikteki  Çiçekbaba Dağı’nın zirvesidir. İşte bu zirvede bulunan ‘yatır’, her Ağustos ayının son çarşamba gününü perşembeye bağlayan gece ziyaret edilir.

İnanış öyle diyor. Üstelik 700 yıldır.

Bu inanışı yerine getirmek isteyen Muğla yöresindekiler Köyceğiz tarafından yatırın bulunduğu zirveye ulaşırken, Beyağaç yöresindekiler ise Kartal Gölü’nün etrafında kamp kurarak şafağı bekliyorlar.

Bu ritüele tanık olma isteğimiz, bugün Sandras Dağı’nın eteklerinde yol almamızı sağlıyor.

Devasa boydaki yaşlı karaçamları geride bırakan aracımız, artık ‘anıt ormanı’ yukarıdan izleme şansı yaratan yüksekliğe ulaştırıyor. Stabilize yol, keskin bir-iki viraj daha yaptıktan sonra bizi düzlüğe çıkarıyor. O sıra Kartal Gölü ve çevresinde oluşmuş kamp, görüş alanımıza giriyor.

Bizden önce gelenlerin oluşturduğu kamp alanı, bizden sonra gelecek olanlarla daha da bir kalabalık olacak. Araçların gidebileceği son nokta olan Kartal Gölü, çevresini sarmalayan çorak, ağaçsız, kayalık tepelerin çevrelediği yeşil bir düzlük. Bu düzlüğe kurulan rengârenk çadırlar, traktör römorkları, kıl çadırlar kamp yerinin şekillenmesini sağlıyor. Beyağaç Belediyesi, 14 yıldır bugün, burada ‘Eren Günü Şenlikleri’ olarak etkinlik düzenliyormuş. Ancak bu yıl ülkede yaşananlar ‘Eren Günü’nün şenlik kısmının kaldırılmasını sağlar ama belediye yine de konaklama ve akşam yemeği gibi katkılarını sunmaktan geri kalmaz. Hatta çadırlara odun vermeyi de ihmal etmez.

Her çadırın önünde bir ateş yanıyor.  Korlanmış ateşler, üzerlerinde bir tencereyi ya da badiyi konuk ediyor. Badi, geniş olan alt tarafı yukarıya doğru daralan yöresel bir su ısıtma aracı. Saçtan yapılan badiye hayretle baktığımı görüp “Aaa koca adam badiyi bilmiyor” diye şaşıran yirmili yaşlardaki gelini unutmak ne mümkün. O ateşlerin sabaha kadar yandığını yaşayarak öğreneceğiz. Tıpkı badilerde kaynayan sulardan içtiğimiz çaylar gibi.

Kamp yerindekiler sabahın ilk saatlerini bekliyor olsa da, günün telaş ve keyfini de yaşıyorlar elbet. Tencereler kaynıyor, çay bardakları yıkanıyor, ateşler besleniyor, çadırlar kuruluyor, gençler göl kıyısında kendi dünyalarını yaşarken yaşlılar bir köşede hal hatır soruyor, çocuklar düzlüğün keyfini çıkarıyor ve sabah karşılaşacakları durumdan habersiz bir-iki koyun gölün kenarında otluyor. Ocaklardan çıkan sis, kara bir bulut gibi çadırların üzerinden geçiyor.

Akşam karanlığının çökmesiyle birlikte, kamp yeri daha bir derli toplu oluyor. Çadırların önündeki ateşlerin etrafında toplanan irili ufaklı ahaliler kendi içsel dünyalarını yaşıyor. Güneşin kaybolmasıyla birlikte, Kartal Gölü’nde hava birden değişiyor. Kalın giysilerimize bürünüp göl kıyısı sohbetlerine karışıyoruz. Yöre insanları kendi dünyalarını yaşarken, benim gibi ritüele tanık olmak için gelenlerin aklı ise, sabah yapılacak yolculukta.

Gökyüzü binlerce yıldızın donattığı bir örtü gibi kaplıyor üstümüzü. Toprağa uzanıp, bu ışıl ışıl parlayan örtüyü izliyoruz bir süre. Gece ilerledikçe ateş başlarındaki insan sayısı azalıyor. Zaman çadırlara çekilip uykuya teslim olma zamanı. Buna rağmen kampta hayat belirtisi günün ilk ışıklarına kadar hissediliyor. Ateşler yanıyor, gün boyu hiç susmayan silah sesleri sabaha kadar dağların kayalıklarında yankılanıp geri dönüyor. “Bu silahlar neden patlıyor, biliyor musun?” demişti akşam saatlerinde yaşlı bir amca, ardında eklemişti: “Bu şenliği duymayanlar duysun, gelmeyenler gelsin diye ...”

Gün ışımaya başladığında ayaklanıyoruz. Kartal Gölü’ne vuran gün doğumunun ışıkları kızılımsı bir renge büründüğünde heyecanımız artıyor. Kampta bir kıpırdanmanın yaşandığı hissediliyor. Küçük bir atıştırma ve bir-iki bardak çayın ardından kamptan ayrılıp ‘eren yolu’na düşüyoruz. Bizden önce yola düşenler olduğu gibi bizden sonra da yola düşenler olacak elbet.

Kartal Gölü’nü yukarıdan izleyecek konuma ulaştığımızda, kırmızı taştan oluşmuş bir coğrafyanın içinde buluyoruz kendimizi. Bu jeolojik yapı, patika olanağı tanımadığı için, tepelere bakarak buluyoruz yolumuzu. Karşıda birbiri üstüne binmiş dağların görüntüsü büyüleyici bir renge bürünüyor. Kırmızı taşlardan oluşmuş çıplak tepelerde, yaklaşık 50 dakika yürüdükten sonra eren düzlüğüne ulaşıyoruz.

Dağın iki yanından yani Beyağaç’tan ve Köyceğiz’den gelenlerin buluştuğu eren düzlüğü, farklı duygular yaşatan bir telaşa tanık oluyor. Buraya şafakla gelip birbirlerini tanımayan insanlardan oluşan bu kalabalık; ‘Eren Dede Yatırı’na adaklar adamak, dilekler dilemek için buradalar. Buraya gelenler, önce kendilerinin konaklayacağı bir yer belirliyor ve ardından kırmızı taşlardan bir ocak kuruyor. Ateşler yanmaya başladığında, adakçı Yörüklerin satmak için getirdiği sürülerden adaklık oğlak seçiyor. Oğlağı omuzlayan adakçı, Eren Dede yatırının etrafında dönmeye başlıyor. Bu dönme işleminin ya üç kez ya da yedi kez olması gerekiyor. İnanış öyle diyor çünkü.

Yatırın etrafında dönme işlemini gerçekleştiren adakçı, adağını kesip kanın toprakla buluşmasını sağlıyor. Kesilen adağa yerde bir sırık geçiriliyor ve iki kişi bu sırığı omuzluyor. Artık adak yerden kalkmıştır ve kasap konumundaki kişi havadaki oğlağı yüzmeye başlar. Derinin yüzülme işi tamamlandıktan sonra, sırığın üstündeki adak ile yine Eren Dede yatırının etrafında 3 ya da 7 kez dönülüyor. Sırıktaki yüzülmüş ve hiç parçalanmamış oğlak, önceden yakılan ocaktaki közün üzerinde bütün olarak pişiriliyor. Ortaya yer sofrasına konulan pişmiş oğlak paylaşılarak yeniliyor. Elbette bugün gelemeyen konu komşu ya da yaşlı tanıdıkların ‘hakkı’ ayrılıp köye götürülüyor.

Aktardığım bu ritüelin onlarca kişi tarafından gerçekleştirildiği gözönüne alındığında, Eren düzlüğündeki telaşı tahmin etmek zor olmaz. Her ne kadar akan zaman bazı işlemleri kolaylaştırmış olsa da, 700 yıldır süren bu geleneğin geçmişine dair bir kutsallığı olduğunu vurgulamalıyım. Yalçın kayalıkların aşılıp, iki bin küsur rakımlı bir yükseklikte gerçekleşen bu ritüelin geçmiş yılları düşünüldüğünde bu vurgu daha iyi anlaşılır.

Çiçekbaba Dağı’nın zirvesinde kırmızı toprağın tozuna, ocaklardan gelen is karışıyor. Eren Dede’ye ait olduğu bilinen kült yerine, yani yatıra gidiyoruz. Eren Dede Yatırı 34 metre 20 santim uzunluk 3 metre 10 cm genişlikten oluşan bir kutsal alan. İki ucunda da büyük taş parçaları bulunan mezarın kenarlarında ayrıca 9 adet büyük taş bulunuyor. Çiçek Baba Ereni için çeşitli rivayetler var. Bu rivayetlerden biri, mezar kenarında bulunan bu 9 taşla ilgili. Göğüsleri hizasından kıbleye doğru yöneldikleri göz önüne alındığında, yatırda dokuz mezarın olma ihtimali üzerine. Erenin çok büyük yatırı, bu rivayeti doğrular gibi olsa da en bilinen ve benimsenen bir başka rivayet de vardır. İran Horasan’daki 72 Eren, ellerindeki asaları Anadolu’ya, Balkanlar’a ve Ortadoğu’ya fırlatır. Asaların hepsi farklı dağların zirvelerine saçılır. Erenlerin beşinin asası bu yörenin ulu dağlarına; Atkuyruksallamaz, Şimşir, Ölemez ,Aygır ve Sandras’ın zirvelerine düşer. Asalar bir süre zirvelerde sahiplerini bekler. Eerenlerden Çiçek Baba, Sandras’ın zirvesinde asasına kavuşur ve bu dağın yücelerini mekân tutar. Çiçekbaba Dağı’nın doruklarındaki ağaçsız, çıplak, çorak yerler, onun ferinden, gücünden böyle yanıp kavrulduğu için çorak kalmış. Buna karşın, buraya gelip adak adayan, dilek dileyenlerin evlerine bolluk, bereket yağdırırmış Eren Dede.

İşte bugün burada bulunanları getiren de bu düşüncelerdir elbet. Mezara serpilen buğdaylar, taşlara bağlanan yazmalar, taşların altına konulan çocuk çorapları, mezardan alınan avuç avuç toprak hep bir dileği yansıtır. Tıpkı yatırın etrafında dönen yüzlerce kişinin ayrı ayrı dilekleri olduğu gibi Eren’den.

Adak adayanların “kanı toprağa, dumanı havaya savrulsun, bolluk bereket, sağlık sıhhat olsun” dilekleri gibi.

Ocaklar yanıyor, adaklar sırıkta pişiriliyor, ocaktan çıkan dumanlar kara bulut gibi eren düzlüğünün üstüne savruluyor. Yatırın kenarında dönenleri, dua edenleri, kesilmeyi bekleyen oğlakları ardımızda bırakıp geldiğimiz yönden, yani kızıl taşların üzerinden sekerek dönüşe geçiyoruz.

Orta Asya kurgan mezarları kültürüne dayanan ve bu kültürün devamı niteliğindeki  ‘Eren Günü’ ritüelinin mistik konumundan etkilenerek elbet.

‘Dileklerimiz kabul olsun’ ...

(… ve yol arkadaşlarıma teşekkürlerimle) 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X