Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Gelidonya Feneri’nde bir gece
H. Avni KUNDURACIOĞLU...

Gelidonya Feneri’nde bir gece

Bu içerik 1838 kez okundu.

Sırtçantamdakiler / Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU

Tûbâ’ya ...

Antalya’nın Adrasan bölgesi, eşsiz güzellikteki koylara sahiptir. Orman ile denizin buluştuğu bu koylar, birbirinden güzel olsa da Korsan Koyu’nun yeri apayrıdır. Antik dönemde kullanılan en önemli ticaret rotasında bulunan Korsan Koyu’nun kıyıdan içeriye doğru oluşmuş olması, ne denizden ne de karadan görülmesine izin vermiyor. Bu konumu korsanların saklanmasına olanak tanıdığı için ‘Korsan’ ismini alan koyun hemen üzerinde Melainippa antik kenti yer alıyor. Eşsiz bir güzelliğe sahip olduğunu bildiğimiz bu koya yürüme mesafesi uzaklığındayız ama aklımız Gelidonya Feneri’nde.

Yol arkadaşımla, Likya Yolu yürüyüş rotası üzerinde bulunan Gelidonya Feneri’nde günü batırmak için yollara düşmüştük, ancak zamanlama sorunu yüzünden akşamın ilk ışıklarına kaldık. Stabilize orman yolu, binek araçlarının gidebileceği düzlükte değil. Günün son ışıklarında Korsan Koyu’nun hemen üzerinde kararsız bir şekilde birbirimize bakışıyor olmamız bu yüzden.

Geri dönsek mi diye düşünürken birden ‘var mısın?’ diyor. Hiç düşünmeden ‘varım’ diyorum ve hemen yürüyüş hazırlığına başlıyoruz. Botlar, yürüyüş kıyafeti derken sırtçantalarımızı omuzlayıp yola düşüyoruz. Sırtçantası dediğime bakmayın, bildiğiniz kamp çantası. Yani uyku  tulumu, çadır, mat ve bir sürü ıvır zıvırın hatırı sayılır bir ağırlık oluşturduğu çantaları omuzlayıp yola düşüyoruz.

Kafa lambalarımızdan gelen ışık işimizi kolaylaştırıyor.

Akdeniz’in muhteşem güzelliği yol arkadaşımız oluyor. Karşı taraflarda yanan ışıkların Demre ve Kumluca olduğunu tahmin ediyoruz. Eşsiz güzellikteki koy manzaralarının görüntüsünü seçmekte zorlansak da, dalga seslerinin varlığı hoşnut ediyor. Sol tarafımızdaki ormandan gelen çam kokusunu aktarmak ise tarifsiz. Bozuk stabilize orman yolu daha çok yokuş aşağı iniş olduğu için, rahat bir yürüyüş yapıyoruz. Orman ve denizin iç içeliği oldukça keyif veriyor. Ancak bu keyif birazdan sonlanacak. Zira 3 kilometrelik bu yürüyüş, bizi Likya Yolu’nun sarı tabelasına ulaştırıyor.

‘Gelidonya 2 km’ yazan bu sarı tabela, bizi dağın yamacına yani ormanın içine sokuyor.

Bir metre genişliğindeki patika, bizi çok hafif bir eğimle yükseltiyor. Zeminin yumuşak olması, kızılçam ormanının derinliklerine doğru yol alınması ve arada duyulan dalga sesleri ilk başlarda eğlenceli bir yolculuk yaptırıyor. Ancak çantaların ağırlığını yavaş yavaş hissetmeye başladık.  Yoğunlaşan çam ağaçlarının iç içe girmişliği gökyüzünü görme şansı vermiyor. İyice çöken karanlığı, kafa lambalarından süzülen ışık ile deliyoruz. Patika, yumuşak zeminden çıkıp taşlık bir yola dönüyor. Üstelik eğim oldukça dikleşiyor. Bu konum, çantaların ağırlığını iyice bedenlerimize vurduruyor.  Patika, bizi iyice yükseltikten sonra keskin bir dönemece götürüyor. Bu dönemeç ile birlikte, fenere yaklaştığımızın ayırdına varıyoruz. Nihayet, tam bir saatlik tempolu bir yürüyüşün sonunda fenere ulaşıyoruz.

Beyaz badanalı Gelidonya Feneri tüm görkemiyle karşılıyor bizi. İşte o an yorgunluktan eser kalmıyor. Çantaları bir köşeye bırakıp hemen fenere koşuyoruz. Önündeki denize doğru uzanan Beş Adalar’a dolunayın ışığı vuruyor.

227 metrelik rakımıyla ülkemizin en yüksek noktadaki deniz feneri olan Gelidonya Feneri, 1936 yılından bu yana denizcilere rehberlik ediyor. İlk yıllarda fener gaz yağı ile çalışıyormuş. Şimdi ise güneş enerjili akü ile çalışıyor. Bu yüzden fener bekçisi gerekmiyor artık.

Sarp kayaların üzerine inşa edilen fener, ismini, bulunduğu Gelidonya Burnu’ndan alıyor. Taşlık bir bölge olduğu için Taşlık Burnu da denilen Gelidonya’nın bir başka ismi de Kırlangıç Burnu.  Rivayet o ki, Gelidonya ismi, Likya dilinde kırlangıç anlamına gelen ‘kaledonya’ sözcüğünden  geliyormuş. Göç eden kırlangıçların, bugün fenerin olduğu yerde mola verdiği söylenir.

Likya Yolu yürüyüş rotası üzerinde bulunduğu için, Gelidonya Feneri hiç ziyaretçisiz kalmıyor. Şu an bile 5-6 çadır var. Emre ‘Geçmiş olsun’ diyor. Uzun süredir bu rotayı yürüyen Bülent ise şaşkın bir ifade ile ‘Gece bu yolda yürümek büyük cesaret’ diyor. Bilmiyoruz, belki de öyledir. Gelidonya düşüm gerçekleşti ya, havalara uçuyorum sevinçten.

Çadırlarımızı ahşaptan yapılma seyir terasında Emre ve Bülent’in çadırlarının yanına kuruyoruz. Yol üzerinde görüp yanından geçtiğimiz akreplerin varlığı böyle önlem aldırıyor. İki gündür burada bulunan arkadaşlarımız ‘Ayrılamadık’ diyorlar. Ormanın derinliklerinden gelen bir kuş sesine, ağustos böceklerinin sesleri karışıyor. Dolunay en parlak haliyle Akdeniz’in üzerinde yükseliyor. Denizin üzerinde ışıldayan yakamozları seyretmeye ise doyum olmuyor. Varlığını arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz sansar, ürkekçe önümüzden koşup gidiyor. Fenerin 3 saniyede bir yanıp bir sönen ışığı geceye renk katıyor. Rüzgarın uğultusu kulaklarımızdan hiç gitmiyor.

Gelidonya Burnu, ters akıntıdan dolayı körfezin en tehlikeli bölgesiymiş. Antik dönemde sayısız geminin kayalara sürtünüp battığı biliniyor. Efsaneye göre, yaz kış eksik olmayan rüzgarın uğultusu burada ölmüş denizcilerin fısıltısıymış.

Dolunayı fenerin solunda bırakıp çadırlara çekildiğimizde, rüzgarın uğultusunu halâ kulaklarımda hissediyorum.

Gelidonya Feneri’nin sakinleri sabahın çok erken saatinde ayaklanıyor. Öyle ya günü doğurmak gerek. Dolunay bu kez fenerin sağından selamlıyor. Bir iki balıkçı teknesinin pat pat sesleri sarp kayaları aşıp fenere ulaşıyor.

Fenerin solunda oluşan kızıllık ile büyüleniyoruz. Güneş geliyor. Zaman durdu. Tarifi zor duygular yaşadığımızın farkındayım. Beş Adalar’ın vahşi güzelliğine eklenen mistik bir ortamdayız şu an. Fenerin solundan güneş doğarken, sağında ise Dolunay var. Masal gibi. Delice zeytinlerin altında saatlerce oturabilir insan ama gitmemiz gerek. Görüş alanımızdan çıkana kadar, dönüp dönüp bakıyorum Gelidonya Feneri’ne.

Patika, geldiğimiz yoldan geri götürüyor bizi. Gecenin karanlığında geçtiğimiz bölgenin tadını şimdi daha iyi çıkarıyoruz. Yeşil ve mavinin kesiştiği yolları aşarak 5 kilometrelik parkuru yine bir saatte tamamlayıp Korsan Koyu’na ulaşıyoruz.

Sırtçantamı bir köşeye atıp mavinin her tonunu barındıran koyun ılık sularına bırakıyorum yorgunluğumu. Melainippa antik kentinin sur duvarları tanık oluyor, düş mutluluğuma. 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X