Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Mola’dan ötiye …
Hüseyin SERİN...

Mola’dan ötiye …

Bu içerik 803 kez okundu.

Hüseyin SERİN –

Yıllar var ki Muğla’dan öteye adım attığım yoktu. Sevgili Türkay ölmeden önce birkaç kez Ula’ya, oradan da Gökova’ya kadar beraber uzanmalarımızı saymazsak eğer. Yaklaşık otuz beş yıl önce kan kardeşim Arif ile Marmaris’e çalışmaya gitmemizi de saymıyorum tabii.

Yeniden Mola’dan ötiye uzanmamın/uzanmamızın nedeni kızın üniversiteden bir arkadaşının evleniyor olması.

Çarşamba günü akşam üstü minivedik tomofile. Doru olanın evine. Onu da alıp ver elini Marmaris deyivedik. Yollarda bile eskilerden çok az şeyler kalmışken Marmaris durduğu yerde durur mu hiç. Aman aman güzelliğe . Aşam garankılında bi rüya olmuş çıkmış sanki garşıma. O yollar ne arkadeş. Otoban mübarek otoban. İki üç yıldır Milas’ın yollarındaki bozuklukları çiğnedikten sonra (Malum altyapı çalışmaları) buraları gerçekten ballı börek. Sadece motor sesini duyuyor insan. Öylesine rahat ki. Gerçekten imrendim. Neyse Kipa, Migros, sağa dön sola sap derken sonunda kulaklarımız çalgı sesleri ile buluştu. Yakınladık dedik. Dedik ama halâ şurdan sap sola dönlerdeyiz. “Şuradan da döndük mü vardık sayılır”la bir siteye daldık ki araçlar sıra sıra park etmişler. Çalgı tınkırtıları kulaklarımızın dibinde gibi ama görünmüyorlar daha. Arabayı şuraya mı koysak buraya mı derken gençten bir oğlanın, “Abi sitenin üst tarafındaki yola park edin. Orası daha tenha” demesiyle benim kızı görmesi bir oldu alaca garanlıkda. “Vayy Neşe. Nerde kaldın kız. Sabahtan beri seni bekliyoruz valla. İnsan bu kadar geç kalır mı ya?” Ayak üstü tanışmadan sonra oğlanla birlikte arabayı üst yola park etmeye gittiler. Bu oğlan evlenecek kızın eniştesiymiş meğer. Gelin ve damat adayları şu an onun evindeymişler. “Hemen şu ev” ile doluşuverdik oraya ve sarmaş dolaş oluverdik gari. Gelin ve damat adayları heyecanlarını bastırmak için bira yudumluyorlardı. Biraz sonra “Hadi artık çıkalım”la evden çıktık ki cep telefonu kıçını yırtıyor. Baktım oğlan. “Ne var, ne oldu. Arabayı park edemediniz mi?”ye karşılık, “Burada sap gibi kaldım ben ya. Nerdesiniz siz?”le yemekten önce bir güzel fırça yedik afiyetle. Apar topar nişan yerine çıktık. Karşımızda enişte. Olduğu yerden aşçıya seslenip sofra hazırlamasını isterken bizlerin özel misafiri olduğunu belirtiyor. Bizler etli nohut, kuru fasulye, pilav, salata, etli patlıcana kaşık sallarken çalgıcılar da “Marmaris’ten Datça’ya , Ben vurgunum Hatça’ya” şarkısını çalıp söylüyorlardı.

Sonrası yorgunluk gari. Kınalar yakıldı. Oyunlar oynandı. İkide bir enişte gelip gidipduru yanıma. “Abi, va mı bi emrin söle” diye. Üle ni emrim olcek gece oltu. Ben annekdurun emme vakit ters olum, vakit ters. Neysecime on bir gibi kalktık ordan. Cumartesi günü Fethiye ‘deki gocaman düğünde buluşmak üzere allasmarladık didik çıkdık yola. Mola’ya geldik gece yarısı. Olanı evine bıraktık. Çünküm sabala işine gitcek çocuk. Yatsın dinlensin gari. Ben de garaolanın direksiyonuna. Ver elini Milas …

 

İKİ

Cumartesi günü kahvaltıdan sonra hem gazete almak hem de birkaç el okey oynamak için çarşıya çıktım. Bir iki derken üç parti gapdırıvemişiz ki saat çoktan ikiye merdiven dayayıvermiş. Benden bu kadar deyip kalktım. Arkadaşlar ısrarcılar bir parti daha diye. Neymiş akşama daha çok varmış. Var da ben de Fethiye’ye gitcene ya. Neyse, talas pandıras eve geldim ki bir surat bir surat. Yok efendim şimdiye kadar nerdeymişim, bu kadar geç kalınır mıymış, yemeğe yetişemezmişiz artık, daha Muğla’ya uğranıp oğlan alınacakmış falan. Anladım ki elektrik telleri olabildiğine yüklü. “Sesini çıkarma oğlum” dedim kendime.

Haydi bakalım. Doluşun Karaoğlan’ın içine dememle direksiyona kurulup çalıştırmam bir oldu. Akıllı kavşağa varmadan Karaoğlan’ın karnını iyice doyurdum. Havasına suyuna baktım. Sonra da akıllı kavşağı dikkatli bir şekilde dolanıp ver elini Muğla diye koyuverdim Karaoğlan’ı. Boğa yokuşunu bana mısın demeden yuttu kerata. Beypınarı’nda on beş dakikalık çay molasından sonra yola devam tabii. Sitemlere kulak asmıyorum. Yok kuaföre gidilecekmiş de, arkadaşları falan yerde falan saate kadar bekleyeceklermiş de….

Karaltı’yı geçerken şimşek çakıyordu. Ben bu karaltıyı karaltında çok geçtim de ilk kez şimşek altında geçiyorum. Bir iki derken “Çocuklar yağmur yağacak galiba” dedim. Tam, Yatağan Termik Santrali rampasından aşağı bırakıyordum ki Karaoğlan’ı, bir şapırtı başladı. Herkesin üstünde yazlık giysiler. “Eyvah! Şimdi ne yapacağız. Başka giysi de yok. Ya soğuk olursa? Yağmur iri taneleri ile iyice bindiriyordu. Yollarda küçük küçük göller oluşmuştu bile şimdiden. Karaoğlan’ın camları kapalı olduğu için içerisi sıcaktı. Yakıt çok gitmesin diye klimayı kapatıp camları açtım. Tam Bayır’dan geçiyoruz, yirmi altı plakalı bir araç bizi öyle bir geçti ki, yolda biriken suların neredeyse hepsi Karaoğlan’ın içine doluştu. Yağmur suları ile yıkanmış kadar olduk. Bende küfür’ün bini bir para da, olan oldu bir kere. Sövsen ne olacak. Öfkem biraz yatışınca olaya bir de iyi yönünden baktım. Hava zaten sisliydi. O aracı kullanan kişi yoldaki yağmur suyu birikintilerini fark etmemiştir falan ile teselli ettik kendimizi. Bu arada Yeşilyurt sapağına da ulaştık. Şıp! Yağmur kesilivermez mi. Akıllı kavşağa doğru yaklaşıyoruz yağmurun damlası yok. Eh, bari dedik, en azından üşümeyeceğiz. Oğlanı aradık bu arada. Evindeymiş. Direksiyonu Denizli yoluna kırıverdim.

“Bu ne hal böyle? Ne oldu size? “Baba arabayı yıkatıp öyle çıksaydınız ya yola” sorularını birer birer yanıtladık. Üstümüzü başımızı çıkarıp silip pakladık, ütüledik. Birer duş aldık. Üstüne birer fincan da kahve derken saat dörde gelivermiş.

“Haydi bakalım. Daha fazla geç kalmayalım. Yolumuz uzun.”

Karaoğlan’a doluşurken anahtarı da oğlana verdim.

Üniversitenin alt yolundan akıllı kavşağa ulaştık. Dönüp vurduk Karaoğlan’ı üniversite rampasına. Muğla Tıp’ı geçip salındık aşağılara. Altımızda enfes bir yol. Sağımız solumuz birer yeşil deniz. İlim’e biz daha hayran olurken bir de baktım ki meşhur Sakar’a dalıvermişiz. Kıvrıl yavrum kıvrıl. Bitki örtüsü yer yer şekil, biçim, renk değiştirirken insan kendinden geçiyor. Sakar’dan inerken de çıkarken de mola yerleri vardı. “Çocuklar” dedim. “İleride bir mola yeri olması lazım. Biraz duralım da beraberce birer kadeh Gökova içelim. İçimiz açılsın. Ayrıca Gökova’yı en güzel en harika başka bir yerden göremezsiniz.”

 

Sakar’dan kıvrıla , kıvrıla aşağılara akıyoruz. Ne yapayım ben arabada çalan sidiyi. Güzel, harika, olağanüstü kelimeleri gerçekten cüce kalıyorlar gördüklerimizin yanında. Yıllar önce Karadeniz bölgesinde çalışırken yeşilin her tonunu tanımış görmüşlüğüm vardı ama buraları daha başka gerçekten. Memleketim olduğundan mı bana güzel geliyor diyeceğim ama, şu akan araç seli bu düşünceme sırtını dönüyor. Fethiye Marmaris yol ayrımına da ulaşıyoruz bu arada. Hedef Fethiye ve altımızda harika bir yol. Karaoğlan bana mısın demiyor. Tabii buldu kaymaklı kadayıfı. Yol kenarlarında çok ve sık satıcılar. Hemen hepsinin önü portakal dolu. Ağustos sonlarındayız ve gözlerime inanamıyorum. Soğuk hava depolarından mı getiriyorlar acaba diyecekken şıp! aklıma geliveriyor. Bunlar olsa olsa yaz portakalıdır be.

 

Geçtiğimiz her yer yeşil bir dünya. Buralarda dünya yeşil ve mavi. Yeşilin her tonuna rastlamak olası. Çam balı, arı sütü, polen, portakal, limon tezgahları bizi Fethiye’ye kadar yalnız bırakmadılar. Bir ara yeşilin beni boğacağını bile sandım. Ortaca, Köyceğiz, Dalaman, ta Fethiye’ye kadar yeşillikler içinde gittik. Göcek tünelini üstten eski yoldan aştık.Yine kıvrıla kıvrıla çıktık aştık, indik tepeleri. Buraları bana Toros dağlarını anımsattı. Güneydoğu’da çalışırken az mı çiğnemiştim Torosları. Sahi, buraları Batı Torosların başlangıç noktası olamaz mı? Heryer yeşil bir dünya. Açık yeşil, koyu yeşil, gri yeşil. Yeşil, yeşil … Yemyeşil Muğlam. Zaten Muğlaspor’un renkleri de yeşil beyaz ya. Muğlaspor üçüncü ligde oynarken çok maç izlemeye gelmiştim Atatürk Stad’ına. Kapalı tribün “Karşı yeşil, karşı yeşil” Açık tribün “Karşı beyaz , karşı beyaz”. Sonra hep beraber “Yeşil beyaz , yeşil beyaz”. Tüm stad inlerdi. Yeşilden yola çıkıp nerelere uzandım ya.

Fethiye’ye yaklaştıkça “Çalış Plajı” tabelasını arıyor gözlerimiz. Gide gide sonunda “Çalış Plajı” yazan bir tabela gördük ama oğlan neredeyse köpürüyor, “Yahu anne, arasana şunları. Nereden girip nereye gideceğiz bilelim değil mi. Böyle kör kör nereye kadar ya.” Telefondaki ses “Çalış plajı yazısını buldunuz mu ? Hah işte. Oradan girin ve sağa çekip bekleyin. Biz sizi almaya geliyoruz.” Sağa çekip durduk. Bir sigara patlatıp dumanını savurdum. Bu arada akşam karanlığı da çöktü çökecekti.

Beklenenler önde biz arkada balo yerine ulaştık sonunda. Ayaküstü hoşbeşten sonra masalardan birine kurulduk kurulmasına da geceleyecek yeri garantiye almak gerekmez mi. Hanım, iyi kötü bir bağlantı sağlamıştı gerçi ama gidip görmek ya da kaçta dönmemiz gerektiğini bilsek daha rahat olmaz mıyız. Hanım’a “Sen şu arkadaşını bir ara bakalım da işimizi sağlama alalım. Yoksa gece yarısı Fethiye’den Marmaris’e ya da Muğla merkeze dönmek zorunda kalabiliriz.” Alo’lardan sonra tekrar yollara döküldük Fethiye içlerine doğru. Bu arada hanımın arkadaşı Göcek’te imiş misafirleriyle birlikte. Büyük Migros’un önünde eşi bizleri bekleyecekmiş. Hadi Karaoğlan dedik asıl daha içerilere.

Yeri gelmişken aklımı tırmalayıp duran bir anıyı aktarmadan geçemeyeceğim. Birkaç yıl önce Milas’ta çalışırken postacının biri elinde sarı bir zarfla çalıştığım okula geldi. Ben de o gün nöbetçiydim. Yanıma gelerek şu isimli öğretmeni arıyorum, dedi. Aradığın kişi benim deyince de “ Buyrun, bu size. Şurayı imzalayın “ dedi. “Nedir bu” dedim? “Tebligat” dedi. Şaşkın serçe kuşları gibi oldum birden. Açıp baktım ki bir ceza tutanağı. Ben Fethiye Ölüdeniz’de saat dört on beşte kırmızı ışıkta geçerek ceza yemişim. “Yuh artık” demişim ki gerçekten de yuhtu. Çünkü bu düğüne kadar Gökova’dan öteye adım atmışlığım yoktu. Çalışma saati bitiminde soluğu ilçe emniyette aldım. “Bu evrakı jandarma düzenlemiş. Siz iyisi mi jandarmaya gidip sorun.” Kös kös dışarı çıktım ki emniyetin önünde bir jandarma jipi. Yanlarına gidip durumu anlatıp evrak’ı gösterdim. Onlar da bu ceza Fethiye’de yazılmış. Yazanın adı soyadı belli. Git o kişiyi bul. Sorunun orada çözülür.” Al başına belayı. Hayatımda Ölüdeniz’e gitmediğim halde Ölüdeniz’de kırmızı ışıkta geçmekten ceza yiyorum. Akıl alacak gibi değil. Ne edeceğimi nereye gidip başvuracağımı bilmez bir haldeyim.

“Ne o köylüm. Rengin atmış. Ne oldu böyle sana?”

Bir de baktım ki şu anki Belediye Başkanımız Muhammet Bey. (O zamanlar avukatlık yapıyor, kızı da bizde Merkez İlköğretim’de okuyordu.)

“Ne olsun hemşerim . İyilik sağlık demek isterdim ama baksana şuna. Ceza yemişim Fethiye Ölüdeniz’de. Ben , bu yaşıma kadar Fethiye’ye hiç gitmedim ki ceza yiyeyim.

“Ver bakayım şu evrakı. Bu şimdilik bende kalsın. Sen benim büroya git bekle. Benim adliyede yarım saatlik bir işim var. Halledip geleyim.

Büroda baştan sona her şeyi anlattım. Fethiye’ye hiç gitmediğimi, Gökova’dan ileriye geçmediğimi falan. Sonuçta bir dilekçeyle Fethiye Sulh Ceza Mahkemesine başvurmaya karar verdik. Dilekçeye oradan gönderilen evrakı da ekleyerek.

“Köylüm; sen bu evrakı hiç inceledin mi?” arkasını çevirerek “Bak, bu evrak dört ayrı parçadan oluşturulmuş. Parçalar bir yapıştırıcı ile birleştirilmişler. Şu parçanın kenarındaki holding yazısını görüyor musun? Bence bundan bir şey çıkmaz. Rahat ol sen. “Vay anasını” demişim . Bu hangi akla hizmetti böyle … Neyse birkaç ay sonra mahkeme sonuçlandı . Suçsuz olduğum açığa çıktı da rahatladım.

 

İPİ KIRMA ZAMANI

Fethiye içlerine doğru ilerlerken arabanın sağında oturanlar sağdaki işyerlerini, solda oturanlar da soldaki işyerlerini gözleriyle tarıyorlar ki, kim Migros yazısını görürse diğerlerine söylesin. Gide gide Fethiyeleşiyoruz. Burada tam bir şehir havası var gibi geldi bana. Oğlan yine patlayıverdi annesine: “Ya anne, daha ne kadar gideceğiz böyle. Ara şu arkadaşını ya. Eşinin kullandığı aracın plakasını bize versin bari. Sen de bizimkini ver. Böyle körün dövüşü gibi nereye kadar?”

“Hah işte Migros” ile tüm kafalar sağa dönüyor. Bu, alnında bir M yazan bir Migros. Bize gelen bilgide ise, alnında üç tane M olan Migros. Geriye iki kaldı derken cep çalıyor.

“Sizleri görüyorum . Aynen devam edin . İleride uygun bir yerde bekleyin ...”

Sonuçta ayaküstü de olsa hanımın arkadaşının eşiyle tanışabildik. O önde biz arkada bir süre daha ilerledik. Trafik ışıklarından sağa dönüp yüz metre kadar daha gidip tekrar sağa saptık. Rehberimiz aracını park edip yanımıza geldi. Birlikte, az ilerimizdeki çok katlı binaya gidiyoruz. Demek ki geceleyeceğimiz yer burası. Rehberimiz, resepsiyondaki görevliye dört kişilik yer ayırttığını, misafirlerinin geldiğini belirtti. Kayıtlarımızı yaptırdık. Odalarımızı görmek, eşyalarımızı koymak için üçüncü kata çıktık. Merdivenler kırmızı halı döşeliydi. Gözümden kaçmadı. Şansa bak ki ormanın misafirhanesinin önünde de bir başka düğün. Tam da kalacağımız odaların önünde. Bu gidişle içimiz dışımız düğün olacak. Bizim gideceğimiz düğün ise şehrin dışında sahilde bir yerde. Oraya dönmemiz gerek ki, en azından yarım saati bulur. Bu arada kızın arkadaşının, “Nerede kaldınız, nikah memuru bile geldi. Unuttun mu biz nikah şahidiyiz seninle. Haydi çabuk gelin” uyarısı bize ve zamana ivme kazandırdı ama ah! Şu trafik . “Aman oğlum ışıklar!”

Tam balo yerinin kapısına vardık ki kızın arkadaşı pür telaş. “Nerede kaldınız kız, nikah memuru daha fazla bekleyemem diyor. Arayın arkadaşınızı neredeyse çabuk gelsin. Son on dakika…” O son on dakikayı yakalayıp yerimize oturduk ki nikah şahitleri çağrıldı. Bu arada hepimiz açtık. Yemek yemeye fırsatımız olmamıştı. Bir yandan oynayanları izlerken diğer yandan da sağı solu tarıyordum. Alt tarafta kafeler gözüme iliştiler. İpi kırma zamanı gelmişti. Beş dakika sonra iki ayrı menü ile geri döndüm. Hanımla birlikte inceledik. Fiyatlar yüksekti. Sonunda akşamı tost ile geçirmeye karar verdim. Siparişi verdim. Önüm denizdi. Tostu beklerken “Bari bir bira içivereyim” dedim. Havada tık yoktu ama kuzey tarafı neredeyse yıkılıyordu. Bizim geldiğimiz düğünün sağında solunda başka düğünler de var anlaşılan. Çünkü çalgı sesleri birbirine giriyorlardı. Tost gelene kadar biranın yarısını götürmüş, çevre incelemesini sürdürüyordum. “Abi tostunuz”la masaya oturdum. Yahu buranın tostları da bi alem be. Kupkuru bir şey. Lokmalar boğazımdan aşağıya zor iniyorlar. Her yan ışık seli. Yosun, çiçek, saz karışımı kokular içindeyim uzun bir sahilin ortasında. Alacakaranlıkta karşıda kalacağımız yeri seçmeye çalışıyorum ama nafile. Gözlerimi, önümdeki sahil şeridine getirirken altımda bir ıslaklık hissettim. Sağa sola çaktırmadan üstümü silkeler gibi yapıp yokladığında pantolonumun arka bölünün ıslakça olduğunu hissettim. Acaba dedim farkında olmadan bira mı döküldü. Hayır öylesi bir ıslaklık değildi. Zaten nem oldukça fazlaydı bana göre. Esinti de yoktu. Sadece bunaltıcı bir hava. Ya da bana öyle geliyordu. Oturduğum sandalyenin minderini değiştirmek için diğer sandalyelerden birine uzandım ki pantolonumdaki yaşı / ıslaklığı yakaladım. Bir, iki, üç … Minderlerin hepsi ıslaktı. Demek ki denize girenler ıslak mayolarıyla buralarda fazlaca kalmışlar. Ya da çiğ yağıyordu / yağmıştı. Aksilik işte, garson da beni hiç uyarmamıştı. Neyse bir tost bir bira on sekiz buçuk lira. Hevesim kursağımda kaldı ama yine de bir bira daha alıp masamıza döndüm.

“Muğla’nın ovasına tütün dikerler / Milas kazasında zeytin dökerler / Datça dağlarında badem ezerler / Yetim hakkı yemezler bizim efeler / Hadi hadi gari Muğlalı yandım Muğlalı / Davulu zurnayı sever Muğlalı …”

Bir yanda ortalığı yıkıyor, öte yanda ise;

“Tepenin başında esmesin yeller / Bugün efkarlıyım açmasın güller / Seni sevdiğimi gülüm bilmesin eller …” Bulunduğumuz mekanın batı yanında ise;

“Marmaris’ten Datça’ya / Ben vurgunum Hatca’ya / Gelcem dedin gelmedin / Topalların bahcaya …”

 

Hadi gel de dur durduğun yerde. Oynayanları izlerken biramı yudumluyorum. Yerimde de şarkılara tempo tutuyorum tabii. Gözlerim kızları ararken Gözde’nin yere yığılıverdiğine şahit oldum. Düşmesi ile yeri öpmesi bir oldu sanki. “Hanım Gözde düştü “ derken bereket ki bizim oğlan yakınındaymış; hemen tutup kaldırdı kızı ve oyuna devam ettiler. Dans edilen yeri geometrik şekiller verilmiş döşeme taşları ile döşemişler. Kızın ayakkabısının topuğu iki döşeme taşı arasına girip oturmuş mu. Topuk orada kalmış tabii. Gözde de dengesini kaybedip yere yığılıyor. Bir an kızın dünyası karardı kalabalık içinde. Ama kısa sürdü bu şaşkınlık. Oynamaya devam falan derken düğünü sonlandırdık sonunda.

Misafirhanede birer duş aldık. Biraz da televizyon izledikten sonra yattık. Koridordaki ayak seslerini doğrusu hiç yadırgamadık.

Sabah öğrendik ki o ayak sesleri bizim çocuklarınmış. Bizi yatırdıktan sonra kokoreç yemeye gitmişler. Zaten düğün dönüşü iyice acıktık falan diyorlardı. Bir de kız, “Baba yarın size harika bir kahvaltı yaptıracağız” diyordu. Harika kahvaltı nasıl olursa …

 

ADA DAĞ

Saat dokuz gibi kalkıp hazırlandık. Aklımdan düğünlerin yapıldığı yerler geçiyordu. Birlikte Karaoğlan’a doluştuk. Zincir kemikleri yağsız kalmış gibi gıcırdadı kerata. Ağırdan Fethiye’den çıkıyoruz gözlerimizle veda ederek. “Hoşça kal Fethiye” der gibi. O da ne ? Fethiye’yi geride bırakmış dönüyoruz.

“Hani kahvaltı yapacaktık çocuklar?”

“Kahvaltıyı Marmaris’te yapacağız baba.”

“Hay Allah! Ne gereği var çocuklar. Şuralarda bir şeyler atıştırıverirdik ya.”

“Yo .. Akşam size ne dedik. Şahane bir kahvaltı yaptıracağız demedik mi, dedik. Tamam o zaman. Siz kendinizi bize bırakın. Gerisine karışmayın.”

“İyi de çocuklar. Benim karnımda şimdiden ziller çalmaya başladı” adlı küçük isyan kendi kendini yok etti kıpkırmızı bir elmayı görünce.

Yol gerçekten harika. Yeşil her yerde ayrı, aykırı bir renk sanki. Dağlar emzirilmemiş asiler gibi kıraç ve sertler yolların aksine. İşte yine yol kenarlarında portakal torbaları, bal, polen, limon ile renk cümbüşüne katkı sağlıyorlar. Yolda mola vermeyeceğimize göre benim devreye girmem gerekiyor.

“Ya çocuklar, şu portakal satanların birinin önünde duralım da portakal alalım. Yaz portakalını dolapta soğutup yemesi çok güzeldir.”

Oğlan sağa yanaşıp durdu. Satıcıya yaklaşırken bir sigara yaktım.

“Hemşerim, portakalları kilo ile mi yoksa torbasıyla mı satıyorsun?”

“Abi, torbayla satıyoz. Torbası on beş lira. Her torba da on kilodur.”

“Ver bakalım bir torba. Al şu da paranı da.”

“Abi bozuk yok muydu? Sergiyi daha yeni açtım da.”

Verdiğim sadece yirmi liraydı. Ya gerçekten paranın üstü yoktu ya da paranın üstünü vermek istemiyordu. Hazır yirmilik gelmişken.

“Üstüne limon vereyim mi abi? Daha yeni topladım valla.”

“Ver bakalım hadi. Ne yapalım şimdi. Satıcı bizlere birer tane de incir ikram etti ayak üstü. Teşekkür edip Karaoğlan’a yeniden doluştuk. Oralara gerçekten harika yollar yapılmış. Jilet gibi kayıyoruz üstünden.

Ve Marmaris görünüyor karşıdan iştah kabartıcı. Sessiz sakin bakıyor. Marmaris’te otuz kırk yıl öncesinin izleri yok. O yollar ne öyle. O yeşillikler ne. O güzellikler … Arabayla gidiyor olsa da, insanın içi bir hoş oluyor doğrusu. Doğa kısmen de olsa Karadeniz’i andırıyor. Dağlar dik ve sarp. Fakat yolları çok virajlı. İçine girmiyoruz Marmaris’in. Girişten sola sapıp sağı solu uzun ağaçlarla kaplı bir yolda ilerlemeyi sürdürüyoruz. On on beş dakika sonra sağa sapıyoruz. Önümüzde dört beş tane sahille iç içe mekanlar sıralı. Biz dördüncüye giriyoruz. Kahvaltı istiyor çocuklar. Denizle mekan arası yirmi metre kadar. Sandalyeler masalar belirli bir düzen içindeler. Sadece birkaçı boş. Deniz bıcır bıcır tatlılıktan. Hafif hafif dalgalar gülümsüyorlar yüzümüze. Nereye oturacağız derken, çocuklar çoktan en uca geçip oturmuşlar bile. Karanın bitip denizin başladığı yerden ileriye doğru yaklaşık on metre daha ahşapla eklenmiş bir bölümün en ucuna biz de kuruluverdik gari. Gerek mekan içi gerekse ahşap eklemelerin üstleri hep halıfleks kaplanmış. Ohhh! Denizin üstünde deniz havası misler gibi. Marmaris karşımızda güneşle kucak kucağa. Belki de bizleri bekliyor. Bizlere gülümseyen o dalgalar şılap şılap gelip gidiyorlar ayaklarımızın altından. Tam sigaramı yaktım ki koca bir demlik çay geldi oturdu masamıza. Çatal bıçak takımını saymıyorum. Bir tepsi içinde üç beş çeşit aperatifle birlikte. O da ne? Benim tam karşımda deniz içinde bir dağ! Hayır ada değil, dağ. Sivri başlı yalnız bir dağ. Yanında, çevresinde denize giren insanlar. Ada, dağ ile deniz o kadar uyumlu sohbet ediyorlar ki şaşırdım valla. Ada dağ ile bağlantı kurmaya çalışırken garson iki tepsi daha getirdi masaya ki yok yok ... Haşlanmış yumurtalar, zeytinyağlı çökelek, beyaz peynir, kaşar peyniri, bal, tereyağı, dört çeşit reçel, domates söğüş, salatalık söğüş, maydanoz, salam, sosis, karpuz …. Aklımda kalanlar. Dört büyük boğaz gelenleri bitiremedik iyi mi. Resmen şiştik yani.

Marmaris’i kısa da olsa turlamadan olur mu, olmaz tabii. Ver elini Marmaris içleri … Kapalı çarşıda turlarken oğlan önden gidiyordu biraz. Elinde de boş bir su şişesi. Genç bir oğlan İngilizce bir şeyler söylüyor. Bizimkisinin aldırdığı yok. Mağazaları inceliyor. Bizleri özellikle de oğlanı yabancı sandı garibim. Halbuki biz halis mulis Milaslıyız be çocuk. “Şişeyi çöpe atacağız oğlum. Çöp kovası arıyoruz da” deyince yavaşça yerine döndü oğlan.

Müzisyen heykelleriyle, On Dokuz Mayıs Bulvarıyla fotoğraflar çekildik. Ayaklarımıza kara sular doldu sandık dolaşırken. Gerçi Marmaris öyle bir iki satırla geçiştirilecek bir yer değil biliyorum ama inşallah gelecek yaza artık.

Saat dokuz on gibi Muğla’ya vardık. Oğlanın evinde soluklandık biraz. Çay-kahve faslından sonra saat on bire gelmiş. Eh, yolcu yolunda gerekti. Aşağıda Karaoğlan bizi bekliyordu hasretle. Ver elini Milas …

(Eylül 2016-10-04)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X