Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
“Ufukların Ötesini Gören Adam”
Celal DURGUN...

“Ufukların Ötesini Gören Adam”

Bu içerik 522 kez okundu.

‘sözün özü’ - Celal DURGUN / [email protected]

Mustafa Kemal Atatürk, sadece bir asker, sadece bir kurtarıcı, sadece devlet kurucusu değil, aynı zamanda geleceği düşünen, yorumlayan ve ona göre politikalar üreten bir siyaset ve devlet adamıdır.

Okuyucularımı 1933 yılının 29 Ekim gecesine götüreceğim.

Ankara Palas’ta, Ziraat Bankası’nın giriş holünde, Türk Ocağı salonunda 10. Yıl Şenlikleri düzenlenmiştir.

Atatürk, Türk Ocağı salonundaki (bugünkü Etnografya Müzesi) davette yabancı diplomatlara yemek verir, saatler akıp gider; diplomatlar gece yarısından sonra davetten ayrılır. Salonda, Atatürk, yaverleri, koruma ekibinden İhsan Sabri Çağlayangil, Sebati Ataman, Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras ve bazı daire müdürleri kalmıştır.

Atatürk, “bizimkiler nerede?” diye sorar.

Dr. Tevfik Rüştü Aras, “bizimkiler” sözünün Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker ve Recep Zühtü olduğunu anlar, “Ziraat Bankası salonundaki baloda” olduklarını söyler.

Atatürk, “hadi öyleyse biz de oraya gidelim” der. Hep birlikte yola koyulurlar.

Balo salonu hınca hınç doludur. Alkol almışlardır. Korumalar, Atatürk’ü korumak güdüsüyle onu Genel Müdürün odasına götürür. Atatürk bir süre sonra, “beni buraya niye getirip kapattınız bakalım” diye şikâyette bulunur. Korumalar, kalabalıktan, insanların alkollü olmasından olay çıkabileceği endişesi ile buraya geldiklerini anlatmaya çalışır.

Atatürk, “Benim vatandaşlarım Cumhuriyet’in Onuncu Yılını kutlamakta, elbette neşeli olacaklar, elbette içkili olacaklar, onların bana soracakları vardır, benim de onlara söyleyeceklerim var” der.

Korumalar hemen salona inerler, Atatürk’ün salona geleceğini duyururlar ve yer açmaya çalışırlar.

Atatürk, kendisine bir iskemle getirilmesini ister. Getirilen iskemlenin üstüne çıkar, salondakiler hep birlikte “Yaşa Gazi Paşa”, “Yaşa Cumhuriyetimizin Babası” diye tempo tutar.

Atatürk, “Görüyorum, hepiniz neşe içinde, mutluluk içindesiniz. Ben de sizden biri olarak, neşenizi, mutluluğunuzu paylaşmak için geldim. Bu büyük günde Devlet Başkanınız olarak sizin bana soracaklarınız vardır, benim de size söyleyeceklerim olabilir, fakat görüyorsunuz bu şartlar içinde konuşmak mümkün değil, bu meclisin verimli olabilmesi için ilkin aranızdan bir başkan seçmenizi teklif ediyorum.”

Salondaki kadın, erkek hep bir ağızdan “başkanımız sizsiniz” diye haykırır. Atatürk oylamaya sunar, salondan büyük bir alkış kopar ve bütün eller havaya kalkar.

Atatürk, teşekkür eder ve bir masa ile bir sandalye ister. Masa ve sandalye getirilir. Atatürk masanın başına oturur. “Bana soracak bir şeyi olan var mı?” der.

Beyaz elbiseli bir el havaya kalkar. “Gazi hazretleri, siz 34 yaşında iken Anafartalar Kumandanı idiniz. Emirlerinizde bir ordu vardı. 35 yaşında başınızda bir zafer tacı taşıyordunuz. Ben bugün 36 yaşındayım. Gördüğünüz gibi yüzbaşıyım. Benim, değil bir filoya, bir gemiye kumandan olabilmem için daha yirmi yıl beklemem lazım. Yirmi yıl sonra yani 56 yaşında benden ne hizmet beklenebilir? Bütün enerjimi tüketmiş olacağım. Kazandığım kumanda mevkiinde kaç yıl kalabilirim? Siz Cumhuriyet’i büyük nutkunuzda gençliğe emanet ettiniz. Ben bir Cumhuriyet genci, bir yüzbaşıyım. Emanetinizi korumak ve yaşatmak istiyorum. Fakat bunu en iyi biçimde yapabilmem için salahiyetim olması gereklidir. Bu sebeple sizden istirham ediyorum, orduda terfi için yeni bir ayarlama yapılması için emir veriniz, gençler iş başına gelsin. Sizin elde ettiğiniz hizmet fırsatlarını, sizin eseriniz koruyacak olan gençlik de elde etsin.”

Atatürk, “Bak, dinle yüzbaşı. Benim 34 yaşımda kumandan olmam yanlış. Senin 36 yaşında yüzbaşı olman yanlış değil. Sen, olağanüstü günlerle, sıradan günleri birbirine karıştırıyorsun. Bir ihtilal ortamı ile bir düzen ortamının ne demek olduğunu bilmiyorsun. Benim kumandan olduğum yıllar, bir imparatorluk çatırtılar içinde batıyordu. Vatan hercümerç içindeydi. Dünyanın en büyük devletlerinin gemileri, askerleriyle Çanakkale Boğazını zorluyordu. Sen ana baba gününün ne demek olduğunu bilir misin? O günlerde rütbe, mevki düşünülmez. O günlerde her fert, bulunduğu yerde, ölüme kadar ne yapması gerekliyse onu yapar. Ben, böyle bir ortamın içinde kumandan oldum, zafer kazandım. Sen benim sadece yaşıma bakmışsın. Yaşıma bakacağına, içinde yaşadığım hercümerce baksana. Sen hangi ortamdasın, bunu düşündün mü? Sen elbette bir filo komutanı olabilmek için daha yirmi yıl bekleyeceksin. Ancak o zamana kadar elde edeceğin bilgi ve tecrübeden bu memleket istifade edebilir. Gençlik, bilekte değil, kafadadır. Sen bunu kavrayamamışsın. Teklifiniz reddedilmiştir. Buyurunuz efendim yerinize.”

Atatürk, gülümseyerek salona bakar “Başka, başka konuşmak isteyen?” diye sorar.

24-25 yaşlarında bir genç öne çıkar.

Atatürk: “Adın ne?”

“Zeki.”

“Ne iş yaparsın?”

“Bu yıl tıbbiyeyi bitirdim, doktor çıktım Paşa Hazretleri.”

“Güzel, konuş bakalım.”

“Siz kumandan olarak başarılı, devlet adamı olarak, büyük lider olarak bulunmaz bir insansınız. Düşünüyorsunuz, doğruyu buluyorsunuz, bulduğunuza inanıyor ve bunu herkese inandırıyorsunuz. Az gelir dünyaya bu çapta insanlar. Onun için biz de sizinle kıvanıyor, sizin peşinizden koşuyoruz. Fakat üç şey var ki başaramadınız.”

Atatürk, “Nedir bu üç şey?”

“Saltanatı kaldırdık, Hilafeti kaldırdık, Cumhuriyeti kurduk, başımızdan fesi, kalemimizden Arap harflerini attık; Kırtasiyeciliğe yenildik Gazi Paşa Hazretleri. Hem de dövüşe dövüşe yenildik.”

Atatürk, “Peki başka?”

Doktor Zeki, ikinci gözlemini anlatmış, ancak görgü tanıklarının hafızasından çıkmış olduğundan şikâyetinin ne olduğu şimdilik bilinmemektedir.

Zeki’nin üçüncü sorusu şöyledir.

“… Milletlerin babadan oğla sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız. Yahut ben bilmiyorum. Onu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri?”

Atatürk, genç doktorun yüzüne sevgi ile bakıyor ve susuyordu. Neden sonra, “Başka var mı çocuğum” dedi. (Atatürk önem verdiği kişiler için çocuğum kelimesini kullanırdı.)

“Hayır Gazi Paşam, hepsi bu kadar.”

Atatürk, “Gecenin bu ilerlemiş saatinde, hem de Cumhuriyet’in Onuncu Yılını kutlayan vatandaşların neşesini bölerek oturmuş konuşuyoruz. Bu yüzden benim de bir teklifim var, oyunuza sunacağım. Susadım. Canım bir kadeh şampanya istiyor. Şampanya içmemi uygun görenler parmak kaldırsın.”

Eller havadadır. Şampanya gelir. Bir yudum aldıktan sonra Doktor Zeki’ye döner.

“Haklısınız Zeki Bey, ama eksiklerimiz var. Söyledikleriniz doğrudur. İdeal, ele geçince, ideal olmaktan çıkar, yaşanılır bir şey olur. Bu fikriniz doğru. Doğru olan bir fikriniz daha var; kırtasiyecilikle boğuştuğumuz. Ama boğuşa boğuşa yenildiğimiz doğru değil. Bazı şeyler vardır ki bir kanunla, bir emirle, bir düdük çalarak düzeltilebilir. Ama bazı şeyler vardır ki, kanunla, emirle milletçe omuz omuza boğuştuğunuz halde düzelmezler. Fesi atar şapkayı giyer; ama alnında fesin izi vardır. Siz sarıkla gezmeyi yasaklarsınız, kimse sarıkla dolaşmaz. Ama bazı insanların başındaki görünmeyen sarıkları yok edemezsiniz. Çünkü onlar o zihniyetin içindedir. Zihniyet, binlerce yılın birikimidir. O birikimi bir anda yok edemezsiniz, boğuşursunuz onunla sadece. Yeni bir zihniyet, yeni bir ahlak yerleştirinceye kadar boğuşursunuz ve sonunda muvaffak olursunuz. Genç arkadaşım, ‘boğuşa boğuşa yenildik” dedi. Hayır, arkadaşlar yenilmedik. Boğuşuyoruz ve boğuşa boğuşa yeneceğiz. Önemli olan burasıdır. Yani, boğuşmaktan yorulmamak, umutsuzluğa düşmemektir. Milletler boğuşa boğuşa ilerlerler, yorulan, umutsuzluğa düşen yenilir. Biz inanıyoruz, inandığımız şey doğrudur, yenidir, ileridir. Öyleyse, eskiyi, geriyi, işe yaramazı mutlaka yeneceğiz demektir. Çünkü bunun başka çaresi yoktur. Yaşamak kanunu budur. Üçüncü soruya gelince, Bu nokta önemlidir. Fakat bunlar konuşulmaz, yaşanır. Elbette bir milletin bir ülküsü olacaktır. Ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz, millet tarafından yaşanır. Nasıl bakarken gözlerimizin farkında değilsek, ülkü de bütün davranışlarımızda farkında olmadan yaşar. Hareketlerimizi düşüncelerimizi etkiler, fakat konuşulmaz.

Ben devlet başkanıyım. Sorumluluklarım var. Bu sorumluluk altında konuşamam. Zaten ülküler konuşulan şeyler değildir ki; bu konuda genç arkadaşımla ayrıca görüşeceğim.”

Atatürk, alkışlar arasında salondan ayrılırken Doktor Zeki’yi de yanına alarak Genel Müdürün odasına geçer.

Zeki’ye, odadaki Türkiye haritasını göstererek, “Türkiye üzerine abanmış bir blok var görüyor musun? İşte o ağırlık, benim omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu için, ben konuşamam. Düşün bir kere, Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı? Demek ki hiç bir şey sürgit değildir. Bugün ölümsüz gibi görülen nice güçlerden, ileride belki pek az şey kalacaktır. Devletler ve milletler, bir idrakin içinde olmalıdırlar. Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını hiç kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan imparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dil bir, inanç bir, öz bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak; Dil, bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Bugün biz bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi?

Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli, tarih bağı kurmamız lazım, folklor bağı kurmamız lazım. Bunları kim yapacak?

Elbette biz. Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Dilimizi onun diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimizi daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz. Tarihimizi ona yaklaştırmaya çalışıyoruz. Ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz. ‘Türkiyat Enstitüsü’nü kurduk. Kültürümüzü bütünleştirmeye çalışıyoruz. Bunlar açıktan yapılmaz, adı konularak yapılmaz, bunlar Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir… Ben bugün ileri bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız. Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. İşte senin sorunun karşılığını böylece vermiş oldum.”

***                   ***                   ***

Atatürk, ufukların ötesini gören, ona göre tavır alan ve olaylara yön veren bir dahidir. Başka devletlerle dostane ilişkiler kurmuş, ancak dost devletlerin iç işlerine karışmamaya özen göstermiştir. Sovyet Rusya’nın dağılacağını yıllar öncesinden görmüş ve haklı çıkmıştır. Atatürk’ten sonra görev almış Cumhuriyet hükümetleri de aynı duruş, aynı önsezi ile hareket etseydi, Türkiye, bölgesinin sözü dinlenen, güçlü bir devleti olur, yönlendirilen ülke değil, olaylara yön veren bir ülke olarak baş tacı edilirdi.

Çapsız, basiretsiz, öngörüsüz küçük politikacıların söz sahibi olmaları, Türkiye’ye çok şeyler kaybettirmiştir. İçeride halkçı, devrimci yola, dışarıda akıllı ve barışçı siyasete şiddetle ihtiyacımız vardır. Teslimiyetçi politikadan hızla uzaklaşmamız, acilen Kemalist siyasette birleşmemiz şart olmuştur.

(Kaynak- Atatürk’ün Fikir Sofrası / İsmet Bozdoğan)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X