• 12 Mart 2021, Cuma 10:32
CanPulak

Can Pulak

EYLEM PLANININ EKSİKLERİ

İnsan hakları eylem planıyla ilgili ilk yazım büyük ses getirdi. Bu planın hoşuma gittiğine ilişkin, ancak ciddi kuşkularım bulunduğunu belirten görüşlerim, farklı şekillerde yorumlandı. Çoğunluk böyle bir planın inandırıcı olamayacağını söylüyor, planda gösterilen hedeflerin uygulanmasını emreden mevcut yasalara dikkati çekiyor ve yönetimin top çevirerek, konuyu  gündemi değiştirmek için kullandığını öne sürüyor.

Bunların hepsi doğru olabilir. Ama ilan edilen eylem planının kulağıma hoş geldiğini de tekrarlamalıyım. Bu planın, Avrupa Birliği ile münasebetlerin ısıtılması için ortaya atıldığını biliyorum. İlk yazımda bunu belirtmiştim zaten. Fakat kulağıma hoş gelmesini de niçin önleyeyim? Müzik dinler gibi, Ataol Behramoğlu’nun güzel şiirlerinden birine kulak verir gibi, Orhan Peker’in tablolarından birini seyreder gibi hoşlanabilirim plandan. İyi yazılmış, üzerinde düşünülmüş, kafa patlatılmış bir metin olarak görebilirim. Ama bunun gerçekleşme şansı nedir, o ayrı bir konu işte..

Eylem planında ne varsa, fabrika ayarları değiştirilmiş eski Türkiye’mizde hepsi vardı. Açın bakın, çoğu bir gecede AKP yönetimince değiştirilmiş yasalarımıza. Onları değiştirmeselerdi eğer, ne Türkiye’nin içte ve dışta başı belaya girer, ne de böyle bir eylem planını hazırlamaya gerek kalırdı. İşin ilginç yanı, ülkemizi kafasına göre değiştiren bir iktidar, şimdi yaptığı değişiklikleri düzeltmeye çalışıyor. Yaz-boz tahtası haline geldiğimize mi yanalım, ülkeyi deneme tahtasına çevirdiğimize mi üzülelim, kaybettiğimiz zamana mı kahredelim?

Kulağıma hoş gelen eylem planı yeterli mi, aslında bunun üzerinde durmalıyız. Ciddi ve gerekli bir eylem planından bahsedeceksek eğer, önce Anayasayı aklımıza estiği gibi değiştiremeyecek tedbirleri almalıyız. Örneğin, Anayasa’da neyi değiştirmeyi düşünüyorsak, bunu mutlaka referanduma sunmalıyız. Hem de torba yasa gibi değil, madde madde ve tek tek millete sormalıyız. Ayrıca yasama- yürütme-yargı üçgeninde eski hale dönmeliyiz. Başkanlık sistemini en kısa zamanda terketmeliyiz. Cumhurbaşkanı ile Parti Başkanlığını birbirinden mutlaka ayırmalıyız.

TBMM üye sayısını 250’ye düşürmeli, mebusların katıldıkları oturum için ödenek almalarını sağlamalı ve kendilerini halktan ayıran tüm imtiyazlara son vermeliyiz. Kıyak emeklilik, seçilmese bile seçilmişlerle aynı hakları sürdürmek, tüm aileye kırmızı pasaport, özel ve resmi tüm hastanelerde bedava tedavi, şahsi araçların üzerine çakarlar, danışmanlar, sekreterler, şöförler gibi destekleri kesmeliyiz. Kesmezsek, mebusluğun tatlı bir meslek haline gelmesini önleyemeyiz. Milletin kesesinden böyle bir hovardalığa artık izin vermemeliyiz. Millet zorluklarla ve sıkıntılarla boğuşurken, vekiline böylesine bir lüks hayatı yaşatmamalıyız.

Hani bu eylem planını ben hazırlasaydım, yapacağım değişikliklerin içine seçim kanunu ile siyasi partiler kanununu iyice yerleştirir, milletin kesesinden siyaset yapılmasını önlerdim. Ne demek partilere hazineden milyonlarca lira para yardımında bulunmak? Parti kuranlar bana güvenerek mi, benim verdiğim vergilerden toplanan paralarla mı siyaset yapacaklar? Pamuk ellerini ceplerine atsınlar, gerekli miktarı ortaya koyarak binalar kiralasınlar, seçim kampanyalarını kendi paralarıyla yapsınlar. O gösterişli mitinglerin, o kongre salonlarının, seçim otobüslerinin ve konvoyların, o caddelere ve bulvarlara gerilen parti bayraklarının parasını niye ben vereyim ki?

Eylem planına Parti Genel Başkanları için de özel hükümler koymak gerek. 9 kere seçim kaybeden, 20 yıldan fazla partilerinin başında oturanları artık evlerine göndermeli, yerlerine iyi yetişmiş ateş gibi gençlerimizi getirmeliyiz. Bir Genel Başkan koltuğunda 4-5 yıldan fazla oturmamalı. Eğer çok değerliyse, onu onursal başkan yapmalılar. Ama bir partinin başında 20-30 sene oturarak hem siyasetin, hem gençlerin hem de Türkiye’nin geleceğinin önünü tıkamamalılar, öyle değil mi? Parti içi demokrasiyi de, yeni siyasi partiler yasasına dikkatle oturtmalıyız. Genel Başkan, genel merkez kontenjanı filan olmamalı artık, herşeyi delegeler belirlemeli, tüm sıralamaları delegelerin oyları tayin etmelidir.

Gelelim şu dokunulmazlık meselesine.. Milletvekili önce, göreve başlarken ettiği Anayasa’ya sadakat yeminine aynen uymalıdır. Uymayanlar Anayasa Mahkemesinde hesap vermelidir. Laikliğe aykırı hareket edenler, ülkeyi bölücü ve parçalayıcı faaliyetlere destek verenler, adi suç işleyenler, komisyonlarda filan oyalanmadan hemen mahkemeye sevk edilmeli. Dokunulmazlıkları var diye, dönem sonunu beklemek çok yanlış bir karardır ki, Türkiye’de yıllardır bu yanlışlık yapılıyor. Ayrıca mebusun dokunulmazlığı sadece Meclis kürsüsünde geçerli olmalıdır. Kürsüde istediğini söyleyebilir, düşündüğünü rahatça açıklayabilir, dilediği önerilerde bulunabilir. Meclis dışında hiçbir eyleme katılamaz, memurlara hakaret edemez, trafikçileri tokatlayamaz, “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyemez.

Milletvekili bakanlıklarda, kamu kurumlarında ve Belediyelerde  iş takip etmemeli, sıfatının saygınlığını özenle korumalı, memurları rahat bırakmalıdır. Rahat bırakılması ve işlerine karışılmaması gereken organlarımızın başında yargı ve güvenlik de gelmelidir. Mutlaka ama mutlaka iktidarın memuru değil, devletin memuru sistemine dönmeliyiz. Kamu görevlilerini siyasetin emrinde ve hizmetinde kullanmamalıyız. Ayrıca devletin her işten para almasının yollarını da tıkamalıyız. İsraftan ve gösterişli yönetimden tasarruf etmek yerine, artık karşılamakta zorlandığımız gereksiz masraflar için ikide bir vergi artırımına gitmemeliyiz.

Devlette tasarrufu sağlamak için, özel ve etkili yasalar çıkarmalıyız. Başkanlara özel uçaklar, son model araçlar, gösterişli makamlar, lüks kamu binaları, koruma orduları, halkı öfkelendiren çok uzun konvoylar gibi alışkanlıklardan vazgeçmeliyiz. Dinle devlet işlerini mutlaka birbirinden ayırmalıyız. İyice siyasallaşan Diyaneti, eski kimliğine döndürmeli ve kendisine yasaların verdiği görevin dışına çıkmasına müsamaha etmemeliyiz. Dini eğitime iyice yaslanan milli eğitimimizi, Türkiye’nin ihtiyacı olan çizgiye oturtmalı, çoğunu İmam Hatip liselerine çevirdiğimiz okullarımızı tekrar eski haline döndürmeliyiz. Türkiye’nin bölük pörçük ve dış baskılarla dayatılan insan hakları eylem planından çok, tepeden tırnağa çok ciddi bir eylem planına ihtiyacı vardır ki, aslında bunu süratle hazırlayıp, hemen hayata geçirmeliyiz.

----------------------------

NOT:Eylem planı eksiklerini tamamlayıcı  önerileri, 20 yıl Parlamento’da görevli bir gazeteci olarak yaptığımı belirtmek istiyorum. Ayrıca 17 ülkenin Parlamento’larının ve üyelerinin çalışma şart ve imkanlarıyla, içtüzüklerini de incelediğimi söylemeliyim.

 

 

                                                                 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık