• 11 Haziran 2019, Salı 23:37
KonukYazar...

Konuk Yazar...

Sorunlu siyaset

Oğuz OYAN / sol.org.tr

İstanbul için adaylar arasında bir “münazara” yapılmasına karar verilmiş. Nihai kararı veya onayı veren makam, AKP Genel Başkanı sıfatını da taşıyan Cumhurbaşkanı. Yeri geldiğinde dünyanın şu kadar ülkesinden daha büyük diye övünülen bir megakent için adaylar arasında bir tartışma programının yapılabilmesini, yapılacaksa bunun zamanı, yeri ve moderatörünün tayin edilmesini 16 milyonu yönetmesi beklenen adaylar belirleyemiyor. Sanki mahcur (kısıtlı) kişilikler söz konusu! Kimse de bunda bir tuhaflık görmüyor.

İki büyük partinin TBMM grup başkanvekili dün birlikte basının karşısına geçerek “büyük anlaşmayı” açıklıyorlar. Sanki İstanbul yerel seçimlerini TBMM yönetecek. TBMM kendi yasama/denetim gündemine hâkim olmaktan çoktan koparılmış ama ne gam; RTE’nin verdiği süfli işlerle oyalanmayı marifet sayıyor, içine sindirebiliyor. Hiç olmazsa anamuhalefet partisi grup başkanvekilinden, "aslında iki belediye başkan adayı arasındaki bu televizyon tartışmasının adayların kendi ekipleri arasında kararlaştırılması en doğrusu olurdu, bizim devreye sokulmamız uygun bir siyaset biçimi olmadı" tarzında bir çıkış gelmesi gerekmez miydi? Aslında, cumhurbaşkanı adayları arasında bir tartışma olsaydı bile bunun ayarlanması Meclis’e düşmezdi.

Ama sanki herkes işlevsizleştirilmiş olan Meclis’e yeni bir işlev kazandırılmasından ziyadesiyle memnun. Gazeteci soruyor “Cumhurbaşkanının, parti liderlerinin bu anlaşmada ne kadar payı var?” diye, AKP grup başkanvekili gururla bu payın çok belirleyici olduğunu açıklayabiliyor. Aynı soru CHP grup başkanvekiline yöneltildiğinde o da "elbette, süreci yakından izliyor" diye yanıtlıyor. Aslında arada gene de büyük bir fark var tabii: AKP adayı, kendisinin böyle bir programa katılımının RTE’nin onayına bağlı olduğunu ta başından açıklamıştı. CHP adayı için böyle bir onay mekanizması çalışmadı. TBMM grup başkanvekillerinin devreye sokulması kimin fikriydi bilmiyorum, ama orada da CB üzerinden talimat gitmiş olması daha muhtemel. Ama gene de bu sürece itiraz edilmemesi büyük bir zafiyettir.

Tartışmanın kendisi de öyle zaten. Bir kere kazanmış bir aday ile yenilmiş bir aday karşı karşıya getiriliyor. 31 Mart öncesinde böyle bir tartışmadan kaçan iktidarın adayı, şimdi kaybedecek bir şeyi olmayan bir yenilmiş olarak tartışmayı kabulleniyor. Bunu kendisi açısından bir meşruiyet kazancı olarak görüyor. Ki haklıdır, zira çalınan bir seçimin gasp eden tarafı olarak temize çıkma fırsatı buluyor böylece.

Eşit ayaklı bir seçime giriliyormuş gibi bir izlenimi vermek de cabası. Oysa eşit güçler gene de söz konusu değil: İktidar cephesi, YSK’sıyla, medyasıyla, devletin her kademesiyle devrede olacak.

İkincisi, Cumhur Cephesi olsun, genel olarak siyasal iktidar olsun, bu seçimleri hem kaybetmek hem de seçim hukukuna takla attırarak tekrarlatmaktan dolayı uğradıkları itibar kaybını bu münazara üzerinden gidermek olanağı elde ettiklerini düşünüyorlar. Önümüzdeki iki hafta boyunca, yani tartışmadan bir hafta önce başlayıp tartışmayı izleyen bir hafta boyunca artık seçmenin AKP’nin seçim hokkabazlıklarını değil de bu tartışmayı konuşacaklarını düşünüyorlar. AKP adayının performansını burada ikinci planda önemsiyorlar; çünkü öncelik meşruiyet kaybının giderilmesi, kazanmış aday ile yenilmiş aday arasında bir seçim yapılacağının unutturulması. Binali’nin de –bilinen lafazanlık yeteneğiyle- fazla falso yapmayacağını, yapsa da durumu idare edeceğini umuyorlar.

***

Aslında seçime kadar dikkatlerin bu televizyon atışmasına çevrilmek istenmesinin başka önemli nedenleri de var. Birincisi, Türkiye’nin gündemine 9 aydır yerleşmiş bulunan ekonomik daralma. Bu daralma en çok istihdamı, yoksulları vuruyor; yani seçmenin büyük bölümünü etkiliyor. 31 Mart seçimleri öncesine kıyasla daha yerleşmiş, daha fazla farkına varılmış bir ekonomik çöküş söz konusu. Demek ki iki haftalığına gündemi değiştirmekte yarar var. Milli maçlar da zaten ilaç gibi denk gelmişken…

İkincisi, AKP’nin dış politikada “tam çözülme” noktasına gelmiş bulunmasıdır. ABD Savunma Bakanı Vekili Patrick Shanahan’ın çok sayıda tehdit içeren mektubu, sadece Türkiye-ABD ilişkilerini, sadece S-400’leri ilgilendirmiyor. AKP Türkiye’sinin Doğu Akdeniz’deki ve Suriye’deki sıkışmışlığını resmediyor. Bu ağır mektuba hiçbir üst düzey yanıtın verilmemiş olması veya seçim ortamından istifade edip içe dönük kof milliyetçilikler bile sergilenmemiş olması da, hem Tayyip Erdoğan ve çevresinin iktidarlarının devamı açısından işin ciddiyetinin farkına varmış olduğunu hem de seçim sonrasında yeni kararlara (muhtemelen S-400’lere yönelik çarklara) hazırlıklı olunmasını telkin ediyor. Bu nedenle, Shanahan Mektubu’nun değil de İmamoğlu-Yıldırım atışmasının gündeme yerleşmesine büyük ihtiyaç duyuluyor.

***

Tabii bu arada AKP’nin en iyi bildiği şey olan konjonktürel müttefikler yaratma stratejisi de gündemi çarpıtma görevini başarıyla icra ediyor. Yeni yargı paketine “demokratik bir hamle” etiketi takarak balıklama atlayan “önemli” simaları gördükçe, Türkiye’de iktidarların eteklerine yapışarak siyasete duhul olma merakının hiç tükenmeyeceği izlenimim pekişmekte ne yazık ki. Anayasa’da yargının bağımsızlığı yanına bir de “tarafsızlığını” ekleyerek sözde demokratik açılım yapan, ama erkler birliğine daha fazla yönelerek yargı bağımsızlığını adeta iğdiş eden bir iktidarın uygulamaları ortadayken, hâlâ iktidara bu konuda bir prim vermeye yönelmek bizce artık “naiflik” sayılarak dahi hoş görülemez.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık