• 30 Aralık 2019, Pazartesi 9:27
H.Avni Kunduracıoğlu

H.Avni Kunduracıoğlu

ÖMER HAYYAM’IN NİŞABUR’U

Birkaç basamaklı merdivenden aşağı inince, küçük bir ormanın içine girmiş gibi oluyoruz.  Göğe doğru uzanmış ağaçların gölgelediği yemyeşil bahçenin içine serpilmiş rengârenk güllerin arasından geçerek, Ömer Hayyam’ın anıt mezarına doğru ilerliyoruz.
Sekiz ayak üzerinde yükselen kubbemsi bir yapı, biraz sonra görüş alanımıza giriyor. İlk görüşte sade ve zarif bir yapı izlenimi veren bu anıt mezara ulaşınca, aynı düşünceyi koruyoruz.  Gökle yeri birleştiren ince uzun dörtgenlerin taşıdığı bir kubbenin altında Hayyam yatıyor. Mavi ve beyaz renkli, çiçek desenli çinilerle döşenen bu kubbenin yanlarına, içeri gökyüzü girsin diye geniş boşluklar bırakılmış. Çinili uzun dörtgenlerin sivri uçları da tabana değiyor. Burada bırakılan boşluklar da yeryüzüne açılıyor.
Kapı yok.
Kubbenin tam altında bulunan Hayyam’ın mezarının olduğu mermer lahitin üzeri çiçeklerle bezenmiş.                                                
Anıt mezara, daha çok ters bir şarap kadehi olduğu anlamı yüklense de, bir çadır olduğunu ya da bir rasathaneye benzediğine dair düşünceler de yok değil. Ömer Hayyam’ın yaşam öyküsüne bakıldığında, anıtmezara yüklenen bu üç anlam da yerini bulur. Çadırcı anlamına gelen ‘hayyam’ sözcüğünü baba mesleğinin çadırcılık olmasından dolayı kullanan Ömer Hayyam’ın, aynı zamanda bir gökbilimci olduğu biliniyor.
 Nişabur’da doğup ve yine bu kentte ölen Ömer Hayyam, döneminin önemli bilim insanları arasında yer alıyor. Gök bilimleri, matematik ve felsefeye olan düşkünlüğü bilinen Hayyam,  Melikşah döneminin ünlü vezirlerinden Nizamül-Mülk tarafından kurulan bilim heyetinin başına getirilmiş. Celali takviminin hazırlanması, matematik ve İsfahan’da yaptığı gökyüzü çalışmaları bilimsel araştırmalar arasında yer almış. İsfahan’daki rasathanede yıldızlar üzerine yoğun bir çalışma yaptığı da biliniyor.
Açıkçası Ömer Hayyam’ı böylesine derli toplu aktarıyor olacağımı hiş düşünmemiştim. Rubaileriyle gönlümüzde farklı bir yeri olan Hayyam, şarap ve aşk üzerinden yaşamı sorgulayan bir tavır sergilemesinin yanı sıra çakırkeyif, derbeder bir felsefeyle karşımıza çıkagelmiştir. Elbette Hayyam’ın bu sorgulamalarından Tanrı da payını almıştır.
Hayyam’ın bu cesur rubailerini yazdığında tarihlerin 11.yüzyılı gösterdiğini belirtmeliyim. Zira 11. Yüzyıl  Moğol istilasında yakılıp yıkılan, öldürülenlerin kellesinden piramitlerin yapıldığı, Cengiz Han’ın damadı Tokuçar’ın kuşatma sırasında öldürülmesinin ardından kızının cehenneme çevirdiği Nişabur’u gösterir .  Ömer Hayyam, bütün bu vahşet ve cehennem günlerinde yaşamış, yine de kendini bilim ve şiire verebilmiştir.
Hayyam’ın anıt mezarından bir km uzaklıkta, klasik İran edebiyatının bir başka büyük şairi olan Feridüddin Attar’ın sekizgen türbesi bulunuyor.  Kuşları dile getiren ve kuşların efendisi Simurg’un hikâyesini anlatan büyük şair Attar, Moğollar tarafından kılıçlanarak öldürülür.
Derler ki, Moğol istilasından sonra Nişabur bir daha kendine gelememiştir.
Meshed’den bindiğimiz eski model otobüs, uçsuz bucaksız bir boşluk içinde neredeyse dümdüz yol aldıktan yaklaşık bir saat sonra Binalud Dağı’nın eteğindeki Nişabur’a ulaşıyor.  Yeri gelmişken, büyük bir ambargo altında olan İran’da, alışageldiğimiz gelişmiş teknolojiyi görmek çok zor olduğu için,Nişabur’a seyahat ettiğimiz otobüste, yollarda görülen onlarca aracın da hep eski model olduğunu söylemeliyim.
Aslında yolculuğumuzdaki düzlük, şehrin içinde de devam ediyor. Daha çok tek katlı olan alçak yapılar, düz caddelerin iki yanına sıralanmış. Yazları çok sıcak olan bu Horasan toprakları, kışın da toz bulutunun içinde kalırmış. Kasım ayının başlarında bile şehri garip bir kıraçlık egemen olsa da, tarım ve hayvancılık yönünden çok zengin olmasını sağlayan verimli topraklara sahip.
Kendi sakinliğini yaşayan kentin sokaklarını arşınlıyoruz. Bu sokakların karşımıza çıkardığı kent yaşamı ya da kent mimarisi her seferinde şaşırtıcı anlara tanık ediyor. Cadde üzerindeki kapısından girip diğer ucundan çıktığımız kapalıçarşısı, biraz daha hareketli. Karı kocanın birlikte çalıştıkları çay ocağında içilen çay yapılan sohbet kenti daha çok algılamamızı sağlıyor.
İran’ın göz bebeği olan safranın bulunduğu bu Horasan topraklarında, dağlardan toplanmış safranların satışa sunulduğu safran pazarına tanık olmak büyük bir şansımız oluyor. Pazar sözcüğünü sakın hafife almayın, safran borsası demek daha uygun olacak. İran’da organik safran üretimlerinin yapıldığını başka şehirlerinde gördüğümüz için, Nişabur’da ki doğal safranın şehir için önemini daha iyi algılıyoruz.
Elbette firuze taşını da unutmamak gerek. Firuzenin yeraltından çıkarılıp işlendikten sonra mavi ışıltılar içinde göz kamaştırdığı bir kentteyiz. Yüzyıllardır bu mavi ışıltılar, çöl sarısındaki Nişabur’da hayat buluyor. Sarı renk egemen olsa da Nişabur’a en çok mavi yakışıyor.
Hacı Bektaşi Veli’nin doğduğu, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulduğu bu Horasan toprakları, Feridüddün Attar gibi dev şairin Ömer Hayyam gibi öbür dünyayı boş verip bu dünyanın zevkleriyle yetinmiş bir bilgenin yaşadığı Nişabur, 60 bin insan kellesinden piramitlerin oluştuğu Moğol istilasının karanlığını mavi bir gökyüzü ile örtmüş.
Ömer Hayyam, mavi beyaz çinilerle işlenmiş ve bana göre ters şarap kâsesine benzeyen (piyale) anıt mezarından günümüze mavi ışıltılar göndermeye devam ediyor.
Tıpkı firuzeler gibi Işıl, ışıl.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık