• 06 Ekim 2021, Çarşamba 10:19
H.Avni Kunduracıoğlu

H.Avni Kunduracıoğlu

ANADOLU’NUN SON ERMENİ KÖYÜ; VAKIFLI / ANTAKYA

Zeus’un oğlu Apollon, nehir kenarında Daphne (Defne) isimli genç ve güzel kızı görür. Apollon konuşmak isteyince, kız kaçmaya başlar. Işık Tanrısı Apollon kovaladıkça, Daphne kaçar. Apollon’un sevgi sözcükleri bile Daphne’yi ikna edemez ve kaçmayı sürdürür. Korkuya kapılan Daphne ile, onu yakalamak isteyen Apollon arasında amansız bir kovalamaca yaşanır. Bir zaman sonra aralarındaki mesafe kısalır ve bir an gelir ki Daphne, Apollon’un nefesini saçları arasında duyar. İşte o an kurtulma şansı olmadığını anlayan Daphne, ayağıyla toprağı kazır ve bağırmaya başlar ;’’Ey toprak ana, beni ört, beni koru, beni sakla’’

Bu içten yalvarış üzerine, Daphne organlarının ağırlaştığını, odunlaştığını hisseder. Göğsüne gri bir kabuk kaplar, kokulu saçları yapraklara dönüşür, kolları dallar şeklinde uzar ve körpe ayakları kök olup toprağın derinliklerine dalar.

Defne ağacının oluşum sürecini aktaran bu mitolojik öykünün yaşandığı Antakya topraklarında yol alıyoruz. İçinde bulunduğumuz araç, defne ağaçlarının baskınlığına direnen meyve ağaçlarının, çınarların, zakkumların ve daha envai çeşit ağaçların oluşturduğu coğrafyanın içinde, kıvrıla kıvrıla yükseliyor.

Bu kıvrımlı yükseltinin sonunda önce Yoğunoluk, ardından da Hıdırbey Köyü’ne ulaşıyoruz.

Samandağ ilçe merkezine 4-5 kilometre uzaklıkta, Musa Dağı’nın eteklerindeki Hıdırbey Vadisi’nin içinde süren yolculuğumuz, vadinin doğal devamı konumundaki Vakıflı Köyü’nde sonlanıyor.

Anadolu’nun son Ermeni köyü olan Vakıflı Köyü’nü, bu toprakların kadim halklarından olan Ermenileri tanımak, daha doğru deyimle aynı coğrafyayı paylaşan ve dolayısıyla ortak geçmişi olan halkların birbirini anlamak için önemli bir yerleşim olduğu aşikar..

Ne yazık ki, hüzün bu topraklarda da peşinizi bırakmayacak.

  1. ağacının koyu yeşil rengine nar, portakal, erik, mandalina, zeytin, kavak ve çınar ağaçlarının renkleri karışınca, yeşil rengin egemenliğine boyun eğmiş bir coğrafyanın içinde köye giriş yapıyoruz. Köyün mezarlığını sağ tarafta bırakıp, sol taraftaki kiliseye yöneliyorum.

Yeni inşa edilmiş görüntüye sahip olsa da, kilise 1910 yılında köylüler tarafından yapılmış. Zaman aktıkça yıpranan kilise, 1997 yılında yıkılıp binadan çıkan özgün taşlar kullanılarak yine aynı yere inşa edilmiş. Dikdörtgen bir mimariye sahip olan kilisenin güney cephesine, eski kiliseden kalan iki adet bezemeli taşın yerleştirildiği fark ediliyor.

Kiliseden çıkıp arka tarafındaki binada konuşlanan Vakıflı Müzesi’ne doğru ilerlerken Musa Dağı’nı oluşturan yükselti ile karşılaşıyorum. Ermeniler için, Musa Dağı’nın çok önemli ve hatta kutsal bir dağ olduğunun altını çizmeliyim. Zaten ulaşmaya çalıştığım müzenin diğer bir ismi de Musadağ Müzesi’dir.

Eski isminin Vakıf olduğunu bildiğimiz bu köy, 19. Yüzyıl başlarına kadar yörenin büyük yerleşimlerinden Yoğunoluk Köyüne bağlı bir mezradır. Mezra, II. Mahmut tarafından bölgede ondalık vergisini toplayan Mihail isimli Hristiyan Arap mültezime vakfedilmesinin ardından ‘Vakıf ‘ismini alır. Vakıf Köyü gibi Musa Dağı’nın farklı yükseltilerine yerleşmiş altı Ermeni köyü daha vardır; Yoğunoluk, Hıdırbey, Batı Ayaz, Kapısuyu, Eriklikuyu ve Azir.

1915’in 1 Haziran günü yürürlüğe giren Sevk ve İskan Kanunu ‘tehcir’, yani zorunlu göç demektir. Yasanın uygulamaya başlandığı ve bunun sonunda Anadolu’da büyük can kayıpları yaşandığı haberi bu bölgeye ulaştığında Gabriel Bağratyan Yoğunoluk köyündedir. İyi eğitimli, Paris’te yaşayan, Fransız bir kadınla evli, Balkan Savaşı’na topçu olarak katılıp madalyalar alan Bağratyan, İttihatçıların bu tehchir kararının kendilerine de geleceğini sezinler ve köylüleri örgütleyip direnme kararı almalarını sağlar. Tehcir kararının tebliğ edilip ‘her an yola çıkılacakmış gibi hazır olmaları’ emri verildiği gün, yedi köyden yaklaşık 4 bin 500 kişi Musa Dağı’na çıkar. Bu çıkış sırasında evlerden alınabilecek kap kacak, erzak alınması unutulmaz. Savunmaya elverişli dağın zirvesinde siperlere yerleşen halk, 40 gün 40 gece sürecek olan umutsuz bir direnişin içinde yer alır. Son derece ağır doğa ve savaş koşullarında 40 gün Musa Dağı’nda yaşam savaşı veren köylülere, Akdeniz’in açıklarında gördükleri Fransız savaş gemisi umut olur. Bir şekilde iletişim kurdukları bu gemi sayesinde, 10 Eylül 1915 günü dağın eteğindeki bir koya beş savaş gemisi yanaşır. Bu gemiler, Musa Dağı’na sığınıp sağ kalmış halkın tamamını Mısır’ın Port Said Limanı’na taşır. Böylece Musa Dağlı göçmenler için dört yıl sürecek olan kamp hayatı başlamış olur; Musa Dağı’nda 18 kayıp vererek.

Vakıflı Köyü, 1918 yılına kadar Osmanlı, bu tarihten 1938’e kadar Fransız ve 1938-39 arasında da Hatay Cumhuriyeti yönetiminde kalır. Hatay, 29 Haziran 1939 yılında Türkiye’ye katılma kararı alınca, bölgedeki Ermeni yurttaşlara Türkiye’de kalma ile göç etmeleri arasında bir seçenek sunulur. Musa Dağı’nın eteğinde konuşlanan yedi köyden 70 aile kalmayı diğerleri ise gitmeyi seçer. Kalan 70 aile de yedi köyden Vakıflı Köyü’nü mesken edinecektir.

Yani Vakıflı Köyü kalanların köyüdür.

Müze görevlisi Elena hanımla bir yandan müze içerisine özenle yerleştirilmiş objeleri inceliyoruz, bir yandan da sohbet ediyoruz. Üç oğlunun en büyüğü İstanbul Veterinerlik Fakültesi’nde okuyan Elena hanım, bir camekanın önünde duruyor. İçinde yemek kazanları ve çeşitli mutfak gereçlerinin bulunduğu camekanın üzerinde ‘hirisi’ yazıyor. ‘Hirisi’nin Türkçe karşılığı keşkek. Ermenice harisa olan keşkek Musa Dağı Ermenecesinde hirisi sözcüğüne dönüşmüş. Harisa her ne kadar Ermenilerin çok sevdiği bir yemek olsa da, Musa Dağı köylüleri için çok daha anlamlı hatta kutsal olarak kabul görüyor. Zira 1915 yazını Musa Dağının zirvesinde geçirmek zorunda kalanların temel yiyeceği Hirisi olmuş. Topluca hazırlanıp hep beraber yenilen Hirisi, dağda yaşam savaşı verenlerin dayanağıymış. ‘’Kutsal günlerde’’ dedi Elena hanım ve devamla ekledi: ‘’yedi kazan hirisi yaparız. Her kazan Musa Dağı’ndaki yedi köyü temsil eder.’’

Boğazımın düğümlendiğini fark ettiğini göstermemek için başka bir camekanın önüne geçti hemen. Bu camekanın içinde çeşit çeşit iğne oyası var. Her biri Vakıflılı yaşlılardan toplanmış bu iğne oyalarının köy için özel bir anlamı var. Zira iğne oyasının geçmişi 1915-1919 yıllarını geçirdikleri Mısır Port Said Göçmen Kampı’nda kadınlar için açılan beceri kurslarına dayanıyor. Önceleri kız çocuklarına çeyiz düşüncesiyle başlayan bu el işi, sonraki süreçte geçim kaynağı olmuş. Müze, köylülerden toplanmış objelerin sergilendiği bir alan olmasının ötesinde görsel malzemelerle de zenginleştirilmiş. Her biri bir anıyı temsil eden gelinlik, nişanlık, üzüm sepeti, tabaklar, kazanlar vb’nin sergilendiği duvarları ardımda bırakıp bahçeye çıkıyorum.

Müzenin bahçesinde oynayan 12 yaşlarındaki Armin’le bu kez tanışıp, şakalaşıyoruz. Müzeyi bulmam konusunda yardımcı olmuştu zira. Ardıma Musa Dağı’nı alarak Armin’e poz veriyorum.

Köyün ortasındaki ana yol, yokuş aşağı bir konuma sahip. Vakıflı Köyü eğimli bir araziye sahip olduğu için, köy arazisi ekilebilir alanlar, bahçeler elde etmek üzere teras edilmiş. Yine köyün yerleşim dokusunu, coğrafya şekillendirmiş. Bu şekilleniş evlerin bir arada değil de seyrek ve dağınık yerleşmesini sağlamış. Bahçelerin içinde yer alan Vakıflı evlerinin birkaç tanesi eski taş işçiliğini günümüze taşıyor. Sadece bu bir-iki evde Ermeni taş ustalarının elinden çıkma ustalığı yakalayabiliyoruz. Bir ya da iki katlı olan bu eski evler güneye bakıyor.

Bahçelerin iki yanını çevrelediği ana yol, beni köy kahvesine ulaştırıyor.

Portakal ağaçlarının altında çayımı yudumlarken, kahvede oturan yaşlı amcalarla küçük sohbetler ediyoruz. Günümüzde Vakıflı Köyü, 35 hane ve 135 kişiden oluşan bir nüfusa sahipmiş. Aslında bu sayı altmışlı yıllarda oldukça fazlaymış. Ancak Almanya’ya işçi göçü, anadilde eğitim için ya da yükseköğrenim için İstanbul’a öğrencilerin gitmesiyle birlikte ailelerin göç etmesi köyün nüfusunu her yıl azaltmış. 1980’li yıllara gelindiğindeyse köy neredeyse boşalma aşamasına gelmiş ama ileri gelenlerin telkinleriyle köy ayakta kalabilmiş..

Tarım özellikle narenciye temel geçim kaynağı. Gerçek anlamda organik tarım da yapılıyor bir dönem. Hatta o kadar ilerliyorlar ki bu konuda, ihracat bile yapılıyormuş. Ancak yükselen maliyetler organik tarımın yerini, geleneksel tarıma bırakmış. Köyün bir-iki yerinde açılan stantlarda bu ürünler karşımıza çıkıyor; nar ekşisi, reçel çeşitleri, defne sabunu, defne yağı ve likör çeşitleri gibi.

Açıkça yazmak gerekirse, Vakıflı Köyü hükümetler tarafından Avrupa Birliği’ne karşı hep vitrin olarak kullanılmış. Ancak vitrinin arkasındaki ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar sohbet ettikçe ya da ‘okudukça’ algılanabiliyor. Bir Vakıflılının ‘’İstanbul’da sokağa çıktığında, etnik yapılar kalabalığın içinde kayboluyor. Burada ise her yerde öyle devam ediyorum. Sokakta Ermeni kimliğimi bırakarak yürümüyorum.’’ cümleleri vitrinin arkasını görmek için yeterli oluyor.

Vakıflı’nın dağınık yerleşimi içinde dolaşıyorum. Bazen yokuş aşağı, bazense yokuş yukarı. Narenciye ya da nar ağaçlarının bulunduğu bahçeleri geçiyorum. Kah kahvehanenin altında, ocakta biberli tandır pişiren kadınların yanında, ya da kah bahçede tavla oynayan yaşlıların yanında buluyorum kendimi.

Nereden bakarsanız bakın hüzün hep kol geziyor bu köyde. Hatta içinizi acıtacak cinsten bir hüzün hem de.

Araca doğru yönelirken içimin acıdığını hissediyorum.

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık