• 09 Ocak 2019, Çarşamba 1:26
KonukYazar...

Konuk Yazar...

Toplumsal yara: Şiddet

Bu hafta uzun süredir üzerinde çalıştığım, ülkemizdeki mülteciler konusunda yazacaktım ama beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan üzücü olay nedeniyle yine şiddet konusuna takıldı kaldı aklım. Bu nedenle diğer konuyu biraz daha erteleyip bu konuya yöneldim. Aslında o kadar çok şey var ki yazacak, ancak öğretmenlikle beraber yürütünce sık sık yazamıyor insan. İki işi de çok severek yapıyorum ve şimdilik birinden vazgeçmek gibi bir seçeneğim de yok. O nedenle öğretmenliğe de, daha az konuda da olsa yazmaya da devam diyorum.

Evet, bugünkü yazımın konusu ‘şiddet’ ve daha önce başka yazılarımda da sıkça değindiğim bir konu. Bu konuya yeniden gelmemin sebebi de Ceren Damar olayı. Gencecik bir insan üniversitedeki odasında vahşice öldürülüyor. Vahşice çünkü katil, önce dövüyor. Nasıl bir öfke ise anlaması güç ama yetmiyor kaç tane bıçak darbesi ile yaralıyor. O da yetmiyor silahla öldürüyor. Gözü kararmak demek bile hafif geliyor. Nasıl bir kararma bu kadar acımasız yapabilir insanı?

Olayın sebebi gibi görünen kısma gelmeden önce olay anı ile ilgili yorum yapmak istiyorum. Öğrenci hocanın davranışına çok sinirleniyor (Haklı ya da haksız olduğuna bakmadan söylüyorum). Gün içerisinde de konu ile ilgili konuşmalar yaptıkları bilgisi var. Bu konuşmalar sonucunda da kendini sakinleştirmek ve kendi yaptığının yanlış olduğuna inandırmak yerine hocaya karşı olan kin ve öfkesini arttırmaya devam ediyor. En son hocanın odasına gittiğinde ise zaten yapacaklarını kafasına koymuş olduğu yaptığı hazırlıklardan belli oluyor. Karşısındaki bir kadın olduğundan fiziksel olarak kendinden daha zayıf biri. Zaten bu durum onu avantajlı kılıyor. Odaya gittiğinde sadece dövmüş olsa bunu bir anlık bir öfkeden yaptığını söyleyerek ve pişmanlığını dile getirerek açıklayabilirdi. Bu durumda da yine aramızda dolaşıyor olurdu. Hem de hukukçu olarak. Ama büyük bir hazırlık yaparak gidiyor odaya. Silah ve bıçak alıyor yanına. Bu bir öfke patlaması değil. Bu toplumsal bir yaradan sızan kan. Bu kanın durdurulması için yüzeysel önlemler yeterli değildir. Kanamanın nedeni araştırılıp çözüm bulunmalıdır.

Bakın size ilginç bir örnek vereyim. Dün dersimde öğrencilerime hayallerindeki bir okulu çizmelerini ve o okulda nelerin öğretilmesini istediklerini yazmalarını istedim. (Öğrencilerim ilkokul 2. Sınıf). Çok güzel istekler vardı. Ama beni kaygılandıran iki öğrencinin kâğıtları üzerine yoğunlaştı ilgim. Okulda öğretilmesini istedikleri şey neydi biliyor musunuz? Silah yapımı, nasıl kullanılacağı…

Birinci sınıfa başladıklarında yaptıkları resimlerde dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Silah, asker ve savaş resimleri yapanlar vardı. Genelde birinci sınıf öğrencisinin serbest resim konusu olarak seçeceği şeyler değildir.

Çocuklar travmatik olayların etkisinde daha uzun süre kalır ve bunların gelip geçici bir durum olabileceğini düşünemezler. Bu nedenle onların bu tür olaylardan uzak tutulmaları toplum sağlığı açısından önemlidir. Ancak 15 Temmuz sonrası medyada yer alan haber ve görseller, ardından savaştan kaçarak yakınlarına gelen göçmenler ve bu olaylar ile ilgili özellikle yakın çevrelerindeki yetişkinlerin olur olmaz konuşmaları bu çocukları savaş, silah ve şiddet meraklısı yapmıştır. Bu kadarla bitmiyor. Televizyonlarda yer alan diziler bunun üzerine tuz biber ekiyor. Bilmem kaç kanalda asker ve savaş temalı ama kahramanlık görünümlü diziler var. Çocuklar kontrolsüz olarak bu dizilerle büyüyorlar. Gerçekle kurmacayı ayırt edemeyecek yaşta çocukların bu kadar şiddet içerikli şeyler izlemeleri onları acımasız kılıyor. Çünkü dövmeyi, öldürmeyi doğal bir şey zannediyorlar. Savaş dizileri olmasa diğer dizilerde de başkahraman hep haklıdır. Haklı olduğu için de başkalarına – kardeşi, karısı, arkadaşı vs.- istediği gibi şiddet uygulayabilir. Çünkü o adaleti(!) sağlar. Kimse filmlerdeki yardımcı karakter rolüne özenmez, herkes kendini başkahraman olarak görür.

Çocukların etkisinde kaldığı sadece televizyon mu? Değil tabii, bilgisayar oyunlarını da unutmayalım. Yıllardır aileleri uyarırım; TV ve bilgisayar çocuklarınızın bakıcısı değildir. Çocuklar bilgisayar oyunlarında da şiddetin doğallığını öğreniyor. Birilerini dövmenin, öldürmenin kötü bir şey olmadığını görüyor. Empati kuramıyor çünkü kendisi başkahraman ve hep haklı. Kopya çekse de, hırsızlık yapsa da, başkasını öldürse de…

Buraya kadar söylediklerim, çocukları yetiştirdiğimiz ortam ve onları maruz bıraktığımız şiddet ile ilgiliydi. Şimdi bir de çocuklara kurduğumuz baskı ve onlardan beklentilerimizin onlar üzerinde oluşturduğu etkiyi konuşalım. Okula başladıktan sonra hatta bazıları için okul öncesinde tüm hayat akademik başarıya endekslenir. Her şeyden önemlidir çocuğun okulu ve dersleri. Okuldan çıkınca annenin ilk sorduğu sorular “ödevin ne?, sınavdan kaç aldın?, neden düşük not aldın?, parmak kaldırdın mı?, öğretmenin sorusunu bildin mi?....” şeklindedir. Çocuğunu okuldan aldığında “bugün kime iyilik yaptın?” sorusunu soran bir ebeveyne rastlamadım henüz. Eve gittiğinde çocuğu ile baş başa vakit geçirmek yerine ders çalışan ebeveynler gördüm. Öğretmen ödev vermese bile kendine bunu görev bilip çocuğuna sayfalarca test çözdürenleri gördüm. Çocuklarla ilişkileri sadece ders yapma üzerine kurulu ebeveynler…

Öğretmenler ve anne babalar birlik olup çocuklarımızın üzerine sadece ders yapma sorumluluğu yıktık. Ders çalış, soru çöz, sınavdan yüksek not al, geleceğin ancak böyle kurtulur dedik. “Çocuğum düşen arkadaşının elinden tut kaldır, senden önce cevabı vermek isteyene söz hakkı tanı, arkadaşını dinle, birine iyilik yap, merak ettiğin şeyleri öğren, gönlünce oyun oyna” demedik. Çocuklarımıza çocukluklarını yaşatmadık. Onları zaten yetişkin olarak dünyaya getirdiğimizi farz ettik. Sadece sınıf geçmenin ve sınavdan iyi not almanın başarı olduğunu öğrettik. Hayattaki en önemli şeyin sınavları geçmek olduğu bilincini aşıladık. Sonra çocuklar sınav kaygısı ve başka psikolojik sorunlar yaşamaya başladı. Oyun terapisi ile onları tedavi etmeye çalıştık. Oysaki onları doğal hallerine bıraksak hasta etmeyecektik.

Çocuklarımızı birbirleri ile yarışmak yerine güçlerini birleştirmeye yöneltseydik, kendilerine olan güvenleri de arkadaşlarına olan saygıları da toplumdaki farklılıklara karşı hoş görülü olmayı da öğreneceklerdi. Birbirlerini dinlemeyi öğretseydik empati kurmayı öğreneceklerdi. Bir canlıyı sevmeyi öğretseydik kimseye şiddet uygulamaya meyilli olmayacaklardı. Çocuklarımızın masumiyetini biz öldürdük. Biz onları katlettik onlar da başkalarını katlediyor.

Bu olay ve daha önce buna benzer yaşanan başka olaylar çok ciddi bir kanamadır. Bu kanamanın sebebi derhal çözüme kavuşturulmalıdır. Yoksa benzeri başka olaylara şahit olmamız an meselesidir. Bunun en önemli kanıtı; bu olay ile ilgili bir başka öğrencinin yaptığı yorumdur. “Bu örnek olay umarım sınavlarımıza yansır” cümlesi gelecek günlerin habercisidir.

Defalarca söyledim, birçok eğitimci de söyledi ve bir kez daha söylüyorum. Çocuklarınızı geleceğe hazırlamak istiyorsanız bu günlerini yaşlarının gereği gibi yaşamalarına izin verin. Yetişkinlikte yapmaları gerekenleri çocuklukta yapmalarını beklemeyin.

Tv ve medyayı çocuğunuzun bakıcısı yapmayın. Çocuklarınızın evde öğretmene değil anne babaya ihtiyacı var, onların anne babası olun. Canlıları sevmeyi, tahammül etmeyi öğretin.

Ve ülkeyi yönetenler, sizler de şiddet kültürünü bu ülkenin kaderi haline getirmeyin. Birbiri ile barışık insanlardan sağlıklı bir toplum oluşur. Tabii amacınız sağlıklı bir toplumun varlığı ise …

İlkay KUMTEPE -

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık