• 18 Mayıs 2021, Salı 11:40
YılmazKaya Aylanç

Yılmaz Kaya Aylanç

Türkiye – ABD ilişkileri

Kurtuluş savaşı bitmiş, Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmıştı. ABD temsilcisinin gözlemci olarak bulunduğu Lozan Antlaşmasından 13 gün sonra yine Lozan’da bu kez ABD ile bu antlaşma imzalandı. Ancak 19 Ocak 1927 tarihinde ABD Senatosu Ermeni lobilerinin etkisi ile antlaşmayı reddetti.

1963 yılbaşında Kıbrıs’ta kanlı Noel yaşandı. 1964 yılında TBMM, Hükümete Kıbrıs’a müdahale yetkisi verdi. 5 Haziran 1964 yılında ABD Başkanı Johnson Başbakan İnönü’ye bir tehdit mektubu gönderdi. Orada, “Sovyetlere karşı, NATO ve ABD Türkiye’yi korumayabilir” dedikten sonra, Kıbrıs’a yapılabilecek bir müdahalede “ABD silahlarının kullanılmasına izin verilmeyecektir” denilmekteydi. İnönü Hükümeti oldukça diplomatik bir dil kullanarak bu mektuba cevap verdi. Oysa ki ABD ile sorunların tavan yaptığı Johnson mektubu öncesi 1964 Nisan’ında İnönü ABD’yi kast ederek şöyle diyordu: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır.” Johnson mektubu sonrasında Türkiye genel bir harekat yapamadıysa da Erenköy’de sıkıştırılan soydaşlarımızı kurtarmak için hava harekatı yaparak Rumları ateşkese mecbur etmiştir. Bu harekat ABD tehdidine rağmen ve tek bir çıkarma gemisi olmayan Türkiye tarafından yapılmış ve soydaşlarımız kurtarılmıştı.

1968 yılına gelindiğinde bu kez ABD Başkanı Nixon Türkiye’den haşhaş üretimini sonlandırmasını istedi. Demirel bu talebi kabul etmedi. 1971 yılında askeri muhtıra ile Demirel hükümeti sonlandı. Menderes tarafından 23 Nisan 1954’te imzalanan anlaşma ile ABD üslerinin mülkiyeti ABD’ye verilmişken 3 Temmuz 1969 yılında Demirel hükümeti ABD üslerinin mülkiyetini geri aldı.

Daha sonra kurulan CHP-MSP koalisyonu Başbakanı Ecevit hükümeti kendinden önceki ara dönem hükümetlerinin aldığı haşhaş yasağını 1 Temmuz 1974 tarihinde kaldırarak işe başladı. Hemen ertesi günü ABD ambargo kararı aldı. ABD’nin tüm tehdit ve ambargo silahına karşı Ecevit hükümeti 20 Temmuz 1974 tarihinde ‘Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirdi. Şubat 1975 tarihine gelindiğinde ABD bu kez silah ambargosunu devreye soktu.

Ecevit hükümeti, yerini Demirel hükümetine bıraktığı süreçte 25 Temmuz 1975 tarihinde Türkiye Bakanlar kurulu kararı ile ABD üslerine el koydu. Bu süreç Mart 1980 tarihine kadar devam etti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra her şey tekrar ABD lehine döndü.

Buraya kadar, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı öncesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin ABD ile ilişkilerindeki önemli tarihleri kronolojik olarak ortaya koymaya çalıştık. Geliyoruz mevcut iktidarın ABD ile ilişkilerine.

Uzun yıllardır İzmir’de bir kilisede görev yapan rahip Brunson’un, Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunduğu gerekçesi ile sınır dışı edilmesine karar veriliyor. Tarih 2016 Eylül. Aynı yılın 9 Aralık tarihinde ise bu kez casusluk suçlaması ile 35 yıla kadar hapis talebiyle tutuklanıyor. 2017 yılında ABD ile Türkiye arasında en üst seviyede konu haline geliyor. Trump’ın rahibi istemesi üzerine Sayın Cumhurbaşkanı “sizde de bir papaz var, ver papazı al papazı” diye açıklama yapıyor. 2018 yılında 35 yılla yargılama başladığında ABD’li 37 senatör 78 kongre üyesi rahibin salıverilmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mektup yazıyor. ABD aynı zamanda Halkbank davasını da başlatıyor. ABD, “Rahip Bruson’un salıverilmemesi halinde Türkiye için sonuçları olacaktır” diyerek ilk tehdidini yapıyor. Mayıs 2018 tarihinde ise Başkan Trump ilk açıklamasını yaparak Brunson’un masum olduğunu, kendisine yardım için yetkililerle konuştuğunu açıklıyor. İlk kez Temmuz 2018 tarihinde Trump Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan rahip Brunson’ın salıverilmesini istiyor ve aksi halde ciddi yaptırımlar yapılacağını açıklıyor.

12 Ekim 2018 tarihinde yapılan duruşmada 35 yıl hapis istemiyle yargılanan rahip Brunson 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılır. Aynı gün ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağı kaldırılır. Rahip özel uçakla ABD’ye uçar.

Yıl 2019; Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin geniş çaplı bir harekata girişeceği günlerdir. Bir yandan Rusya diğer yandan ABD ile anlaşma yollarını aradığı günler.

İşte o günlerde yazıldığı sonradan duyulan Başkan Trump mektubu Türkiye’yi derinden sarstı. 9 Ekim 2019 tarihinde ABD Başkanı Trump Türkiye Cumhurbaşkanına bir mektup gönderiyor. Tarih, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde başlattığı Barış Pınarı Harekatı ile aynı güne denk geliyor.

Devletlerarası ilişkilere, hiçbir hukuka, siyasi terbiyeye ve dış işleri jargonun uymayan bir mektup ile ABD Başkanı Trump Türkiye Cumhurbaşkanı’na, dolayısı ile Türkiye’ye şöyle sesleniyor.

“Sayın Başkan, iyi bir anlaşma için çalışalım. Binlerce kişinin katledilmesinden sorumlu olmak istemiyorsun, ben de Türkiye’nin ekonomisini mahvetmekten sorumlu olmak istemiyorum ve ederim de. Pastör Brunson konusunda sana bir örnek sunmuştum. Sorunlarının bazılarını çözmek için çok çalıştım. Dünyayı hayal kırıklığına uğratma. Harika bir anlaşma yapabilirsin. General Mazlum seninle müzakere yapmak istiyor ve geçmişte hiç vermediği tavizleri vermeye niyetliler. Bana gönderdiği mektubun bir kopyasını gizli olmak kaydıyla iliştiriyorum. Bunu doğru ve insani bir yolla yapabilirsen tarih senden yana olacaktır. Eğer iyi şeyler olmazsa seni sonsuza kadar şeytan olarak göreceğim. Sert bir adam olma. Aptal olma. Seni daha sonra arayacağım.”

İktidarca, terör örgütüne arabulucu olma isteği reddedilen ABD’nin bu mektubu, yok hükmünde sayılmış ve çöpe atıldığı ifade edilmişse de, Türkiye Cumhuriyeti hiçbir tarihte başka bir ülkeden bu kadar çirkin bir karşılığa maruz kalmamıştı. Bu çirkin mektuba ise iktidarın, açık ortamda ne yazık ki gereği kadar anlamlı bir karşılık verdiği söylenemez. Son olarak mektubun muhatabına iade edildiği söylenerek konu iktidar nezdinde kapanmış oldu.

Günümüze gelindiğinde Kasım 2020 yılında yapılan ABD Başkanlık seçiminde seçilen yeni Başkan Biden, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 70 saat sonra tebrik edildi. “Türkiye-ABD ilişkileri köklü temellere dayanan stratejik bir nitelik taşımaktadır” diyerek başladığı mesajını “Seçim başarınızı tebrik ediyorum. ABD halkının barış ve refahı için en içten dileklerimi iletiyorum” diyerek sürdürdü.

Trump döneminden daha farklı bir dönemin habercisi olan mesaja, Başkan Biden 23 Nisan 2021 yılında kötü bir haber vermek üzere döndü. Başkan Biden telefon görüşmesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “1915 olaylarını soykırım olarak tanımayı düşündüğünü” bildirdi. Biden, göreve gelmesinden üç ay sonra ilk temasında iktidara kötü bir haber vermiş oldu. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, aynı görüşmede Biden ve Erdoğan Haziran 2021’de yapılacak NATO zirvesinde ikili bir görüşme yaparak ikili ve bölge konularını görüşme yönünde mutabık kaldıkları belirtildi.

Bir gün sonra Biden, 24 Nisan günü yazılı bir açıklama yaparak “Her yıl bu günde, Osmanlı döneminde Ermenilere yönelik soykırımda hayatını kaybedenleri anıyor ve bu tür zulümlerin bir kez daha tekrarlanmaması için yeniden taahhütte bulunuyoruz” ifadelerini kullandı. Bu açıklamaya Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yanıt iki gün sonra 26 Nisan günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısından sonra geldi. Erdoğan “ABD Başkanı Biden, bir asırdan daha uzun süre önce yaşanmış acı olaylarla ilgili mesnetsiz, haksız, hakikatlere aykırı ifadeler kullanmıştır” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklamasını “Eğer soykırım diyorsanız şöyle kendinizi aynaya bakıp bir değerlendirmeniz lazım” diyerek sürdürdü.

Öyle anlaşılıyor ki Ankara Washington hattında sular oldukça bulanık akacak, en azından bir süre. İki ülke arasında ne gibi sorunlar var derseniz; ABD’nin YPG’ye verdiği destek, Suriye konusu, S-400 füzeleri, F-35 projesinden çıkış ve parası verilen uçakları alamama, Halkbank davası, CAATSA yaptırımları, İnsan hakları konuları, Doğu Akdeniz gerilimi gibi konular bu dönemde Türkiye ABD arasında çözülmesi gereken sorunlar olarak gündemi işgal edecektir.

ABD her zaman için dünya ülkeleri adına önem arz etmiştir. İkinci dünya savaşından sonra ekonomik ve askeri üstünlüğünü her konuda kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmemiştir.

Türkiye,  Kore savaşından bu yana yakın ilişki içinde olduğu ABD ile ne yazık ki sağlam, doğru ve hakkaniyetli bir ilişki kuramamıştır. Zaman zaman stratejik ortaklığa kadar varan ilişkiler zaman zaman “bizim oğlanlar başardı” denilecek hale gelmiş, çoğu zaman da sorunların altında kalmıştır. Burada önemli olan Türkiye’yi yönetenlerin nasıl bir tutum içinde olduklarıdır.

Yukarıda yakın tarihi bu nedenle tekrar anımsatmak istedim. Görüldüğü gibi her şeyiyle bağlı olma yönünde hareket edenler olduğu gibi, bağımsız bir devletin yöneticisi gibi davranan, ülkesinin haklarını her şeye rağmen koruyan yöneticileri de görmek mümkün.

Ne yazık ki, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürdürülmeye çalışılan dış politika ne zaman raydan çıkmışsa hep sonu hüsran olmuş. Neydi Cumhuriyeti Kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün ana politikası: “Yurtta Barış, Dünya’da Barış”. Bunun içinde Dışişleri Bakanlığı bürokratları ayrı bir öneme sahip olmuşlardı tarih boyunca. Ta ki mevcut iktidar o bürokratları “monşer” diyerek aşağılayıp yerlerine siyasileri atayıncaya kadar. Bu durum devletin her kademesinde artık mevcut. Ancak dış ilişkilerin sonuçları çok daha ağar olabilmekte. Ne yazık ki mevcut iktidar sayesinde Türkiye, komşuları ile sıfır sorun derken bir biçimde hemen hepsi ile anlaşmazlık halinde bulunmaktadır. Sadece komşuları ile mi? Tabii ki değil! Bugün pek çok ülke ile sorunumuz bulunmaktadır.

Mevcut iktidarın; “EY” diyerek ve her ülke ile pazarcı pazarlığı yapar gibi yönetebileceğini düşündüğü dış politikayı, bir de parti yöneticilerini Büyükelçi atayarak her istediğini içerde yaptığı gibi yapabileceğini sanarak geldiği nokta maalesef derin bir yalnızlık ve her ülkeden gelen kötü, hatta rencide edici tavırlar ve yaptırımlar.

Peki yönetim farkları neydi derseniz, kurucumuzun gösterdiği yolda ilerlemek, maceracı yollara sapmamak ve liyakata önem vermek diyebiliriz. Süper güçler ile maceralara girmenin sonuçlarını biliyor olmaları da olabilir. Ancak duruşları, onları ezilmeyen ve boyun eğmeyen eşit devlet ilişkilerini savunabilmelerini sağlamış ve bu nedenle ülkelerinin onurlarını hep koruyabilmişlerdir. Şimdi o günleri çok arar durumdayız.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık