• 13 Eylül 2019, Cuma 16:32
GülçinErşen

Gülçin Erşen

“İnsanlığın Yürümesini Dört Gözle Bekliyorum”

Sevgili Mathilda İnsanın Yürümesini Dört Gözle Bekliyorum, Susanna Tamaro’nın 1998 yılında okumuş olduğum kitabının adı… Ama, son yıllarda sıkça aklıma geliyor. Ruhsalcılık, Metafizik vb. konularla ilgilenenler bilirler; 2010’lu yıllar, “Altın Çağ” diye adlandırılan dönemin başlangıcı sayılır. Yani, insanlığın uyanıp, farkındalığının artıp, tekamül edip (gelişip) kendisini, toplumu, uygarlığı, Dünya gezegenini  ‘Yükselteceği’; yeryüzünde cennetin yaşanacağı ve yüzlerce yıl sürecek dönemin başlangıcı…

Ülkemizdeki ve dünyadaki genel durum, bu konudaki umutları boşa çıkarıyor gibi. Ancak, “Dört gözle beklemek” umudu, dileği, istenci, niyeti içinde barındırıyor. Yoksa, niye yaşayacağız; niye dünyaya çocuk getireceğiz?...  Dünyada hırsla mal mülk, makam mevki, zevk peşinde koşanların; “Hedonist (Hazcı)” kimselerin, Tanrı (Allah), ölümden sonra hayat, cennet – cehennem inancı var mıdır?

Bu bağlamda, internetten alıntıladığım bilgiyi, hemen aktarayım; “Hedonizm yani hazcılık, Kirene Okulu’nun, Sokrates’in öğrencisi Aristippos’un bir öğretisidir. Hedonizm, hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüştür. Aristippos’a göre her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. Yaşamın gereği hazdır, haz insanı insan eden duygudur. Bilgilerimiz duygularımızla alabildiğimiz kadardır, bunda öteye geçmez. Bu yüzden Aristippos duygularımızın getirdiği hazza yönelmeyi, acıdan kaçmayı söyler. En üstün iyi, hazdır. Ancak gerçek haz sürekli olandır. Sürekli olan hazza ise ancak bilgelikle varılabilir.

Hazcılığı devam ettiren bir diğer filozof ise Epikuros’tur, ancak Epikuros, Aristippos’un bedensel hazzına karşı ruhsal hazzı yeğler. Onun için en büyük haz, ruh dinginliğidir. Buna da bedensel zevkler peşinde koşmakla değil, ancak ve ancak bilgelikle varılır.

Mutluluğun sırrı nedir?

Son yıllarda bilim insanları, kişileri gerçekten mutlu eden şeyin; onların kendilerini yararlı hissedebilmeleri olduğunu somut verilerle savunuyor. Doymak bilmeyen hırslarıyla, sürekli daha fazla ve farklı şeyler arzulayan kişilerin isteklerinin sonunun gelmediğine, sürekli ve kalıcı bir mutluluk içinde bulunmadıklarına, hatta bazılarının intihara meylettiğine tanıklık ediyoruz. Belki de son yıllarda “Kişisel Gelişim” odaklı kitap, film ve çalışmaların bu kadar gündemde olması bundan… 

Hep, “insanın kendini gerçekleştirmesi”nden söz ediliyor.  Kişi, dünyaya geliş amacını bilmeli, bulmalı; eğitim, deneyim ve yetenekleri elverdiğince buna uygun ortam ve koşullarda, kendisini, en yakınındakinden başlayarak başkalarını, giderek halkını, insanlığı, başka canlıları, doğayı, dünyayı geliştirmek (Daha iyi, daha güzel, daha temiz, daha işlevsel, daha verimli, daha yararlı… hale getirmek) için uğraşmalı. Benim bazı yakınlarımdan ve tanıdığım pek çok kişiden duyduğum şekilde; “Ama, bu da enayilik! Bana hiçbir faydası olmayan, çıkarıma yaramayan işler için ben niye uğraşayım? Keyfime bakarım…” dediğini duyar gibiyim. Ben safça enayiliğimi sürdüreceğim; üstelik sırf kendi yararım için değil; çocuklarımızın, torunlarımızın, insanlığın, dünyanın daha temiz, gönençli, aydınlık geleceği için… Kendimi böyle yararlı ve mutlu duyumsayacağımı; gece yastığa başımı koyduğumda kendimi huzurlu hissedeceğimi, bu dünyadan göçüp giderken üzerime düşeni yapmış olmanın gönül rahatlığını taşıyacağımı biliyorum.

Hemen şimdi aklıma böyle insanlardan birkaçı; Atatürk, Mahatma Gandi, Che, Buda, Yunus Emre, Leonardo da Vinci, Galile, Madam Curie  gibi yüzlerce, binlerce yıl sonra da hayranlık, sevgi, saygı ve minnetle anılan toplum önderleri, sanatçılar, düşünürler, bilim insanları, “Ermişler” geliyor.

Siyaset ve DKÖ’ler niçin var?

Başka ülkeleri çok iyi bilmiyorum; ancak ülkemiz için bir genelleme yapacak olursam; topluma (en azından toplumun bir kesimine), ülkeye, devlete hizmet etmenin araçları arasında sayılması gereken, demokratik kitle örgütleri (DTÖ) ve siyasi partilerin, üyelerinin ve özellikle de yöneticilerinin, kişisel, parasal, siyasal çıkar ve hırslarına hizmet etmek için kullanıldığını gözlemliyorum. Bu hem sinir bozucu, kişileri ve kurumları yıpratıcı hem de  kurumlara duyulan saygı ve güveni yok eden bir durum. Üstelik, hiçbir çıkar gütmeden, bu kurumlarda aldığı görev ve koşullar elverdiğince iyi şeyler yapmaya, üretmeye çalışanların düşleri ve şevki de kırılıyor. Çünkü, o kişi başarılı olmasın, takdir edilmesin, ‘Aman sakın ha! Benim önüme geçmesin’ diye desteklenmekten çok kösteklenerek, yıpratılıyor.

İşte böyle durumlarda babamdan ilk gençlik yıllarımda duymaya başladığım ve yıllar sonra anlamını idrak ederek, iyice benimsediğim söz aklıma geliyor: “Sen doğru dur; eğri cezasını bulur”. Dua ederken de dilediğim gibi; söylediğim ve yaptığım her şeyi akıl ve vicdan süzgecimden geçirmeye; doğru bildiğimden şaşmamaya, tevekkülü de hesaba katarak, elimden geleni yapmaya gayret ediyorum. Yeter ki; vicdanım rahat olsun. İşte bunun verdiği iç huzuru ve mutluğu hiçbir şeye değişmem. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi; benim de tüm umudum gençlikte ve onları fikri, vicdanı, irfanı hür yetiştirecek ebeveyn ve eğitimcilerde…

Tabii tüm bunları kapsayan, bunlarla iç içe olması gereken, bunların kaynaklandığı ve bunların sonucu olan ana/temel duygu ve olgu: SEVGİ.  İnsan karşılık gözetmeden sever, sevdiği şey için hesapsız özveride bulunur, çünkü aslolan sevgi budur. Sevdiği için, sevdiğiyle bir şeyler yapan mutludur. Ne mutlu sevebilene!

Gülçin ERŞEN – 13 Eylül 2019 Cuma / Milas


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Site en altı
yukarı çık