• 15 Ocak 2020, Çarşamba 9:02
MehmetOğultürk

Mehmet Oğultürk

 SENDİKALAR , ODALAR VE CUMHURİYET

Sendikaların geçmişi ülkemizde 1870’li yıllara kadar gidiyor.  Cumhuriyet Dönemine kadar Osmanlı’da inşaattan başka iş kolu olmamıştır. Sadece cami, kemer, köprü, çeşme, saray ve  hamam yapılmış, bir tek fabrika kurulmamıştır. Bunları yapanlar da ya Ermeni, ya Rum,  ya da Yahudi asıllı tebaadır. Sanayileşme ve teknolojik gelişmeye ihtiyaç duyulmamıştır.  Bu gün olduğu gibi, Sanayi Devrimini yaşayan, fabrikalar kuran  ve  yeni buluşlar, yeni teknolojiler geliştiren batılılardan borç para ve mal alarak varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Düyun-u Umumiye olarak bu borçlar ancak Cumhuriyet döneminde ödenebilmiştir. İlkönce, Amele Sever cemiyetleri  olarak kurulan sendikalar, gerçek manada sendika olmak için taa 1946 yılına kadar beklemek durumunda kalmıştır. 5 Haziran 1946 da 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu’nda  4919 sayılı kanunla yapılan değişiklikle yasallık kazanmıştır. Ne var ki, zamanın  hükümetleri, Rusya’daki  rejimi hatırlatan sendikal faaliyetlerden korkmuş ve sendikaları bir süre sonra kapatmışlardır.  1948 yılında kabul edilen 5018 sayılı yasa ile İşçi ve İşveren sendikaları yeniden yasal statüye kavuşmuşlardır.  Fakat bu yasada  da  grev ve lokavt hakları verilmemiştir. 
Sendikal haklar, 1961 Anayasasıyla yeniden düzenlenmiş ve altın çağını yaşamıştır. Taa  ki 1980 darbesine kadar. 1982 Anayasasıyla  bir çok hakkı dumura uğratılan sendikalar, her işte olduğu gibi, dostlar alış verişte görsün misali varlıklarını sürdürmektedirler. Sendikalar var mı? Var. Sarı’sı var, gri’si var, kızılı var. Ama hiçbirinin değeri, hiçbirinin kıymeti yok. Sendika ve Odalar adı altındaki sivil toplum kuruluşları ne yaparlar?  Üyelerinden topladıkları paralarla yıllarca saltanat süren Ağalar yaratırlar. Başa geçen bu ağalar ömür boyu koltuklarından kalkmazlar. Güya seçim yaparlar, ama sandıklardan  hep aynı ağalar çıkar. Ben bu işi beceremiyorum, istediklerimi yapamıyorum, üyelerimin haklarını gerektiği gibi koruyamıyorum deyip istifa ederek  koltuktan ayrılanını hiç görmedim, duymadım. İstediklerini alamayacaklarını bile bile hükûmetle  pazarlık masasına otururlar. Günlerce toplanırlar, tartışırlar, medya önünde ‘bu bizim kırmızı çizgimizdir’ derler, sonunda da Hükûmet ne verirse razı olup  imzayı basarlar. Sonra da  elimizden başka bir şey gelmiyor derler ve  koltuklarında oturup saltanat sürmeye devam ederler.
Bu durum, yalnız sivil toplum kuruluşlarında  değil, siyaset kurumlarında da böyledir. Rahmetli Ecevit yolda zor yürüyor, arabaya binmek için asansör yaptırılıyor halâ koltuktan ayrılamıyor. Zannediliyor ki, kendisi giderse ülkeyi yönetecek başka birisini bulamayacaklar. Rahmetli Özal, Amerika’ya gidip kalbinin üç damarını değiştirip, prostat ameliyatı oluyor, gene de koltuktan ayrılamıyor. Tanrı uzun ömürler versin, sayın Baykal rahatsızlanarak aylarca  hastanelerde yatıyor, bir o kadar da yurt dışında tedavi görüyorken milletvekili yapılıyor. Oysa, bir hastalığı olmayan, gücü kuvveti, aklı yerinde olan, bu millete daha hizmet edebilecek olan  memura, bürokrata, komutana “Sen 65 yaşını doldurdun, artık devlete millete faydalı olamazsın, yerinde ve sağlıklı karar veremezsin, emekli ol çekil bir yana“ deniliyor. Peki, milletin kaderini, geleceğini, yaşamını etkileyen kararlar alan T.B.M.M. üyelerine,  “Artık senin sağlığın ve yaşın bu millete hizmet etmeye yetmiyor” neden denmiyor ?  Yıllardır varlığını sürdüren ve hiçbir seçimde kazanamayan, kazanması da hayal olan 40-50 siyasal partinin var olmasının nedeni bu olsa gerek. Ölünceye kadar saltanat. Sonra da bu ülkenin yönetimi Cumhuriyet.
Almanya’da,  özel danışmanı  doğu bloku ajanı  çıkan  Başbakanı  Willy Brand,  İsveç’te , evinde sigortasız dadı çalıştıran  Ulaştırma Bakanı Maria Borelıus,  Japonya’da ülkesindeki Amerikan üssünü kapatma sözü veren fakat sözünde duramayan  Başbakanı Yukıo  Hatoyama, Mısır’da, tren kazasında 79 kişinin ölmesi üzerine Ulaştırma Bakanı  Rashad al-Mateeni, yine  İsveç’te çikolata almak için, devletin kasasından  60 TL. kullandığı için,  Maliye Bakanı  Mona Sahlin,  Japonya’da okullara küflü peynir gönderildiği için  Tarım Bakanı Seiichi Ota,  İtalya’da İhale yolsuzluğu yapan ve ilgili  iş adamından 10350 avroluk bir saat hediye alan  Ulaştırma ve Altyapı bakanı Maurizio Lupi, Güney Kore’de, vadettiği yaşlılık maaşını uygulamaya geçiremeyen Sağlık Bakanı Jin Yong, Almanya’da başkasının yaptığı çalışmayı kendisi yapmış gibi kayıtlara geçiren (intihal yapan)  Federal Eğitim ve Araştırma Bakanı Annette Schavan ve daha niceleri istifa ederek görevlerini bırakıp, arenadan çekilmişlerdir. Bizim ülkemizde  ise ‘ben başarısızım, ben sorumluyum,  ben bu işi beceremiyorum, bu işte benim sorumluluğum vardır’ deyip istifa eden ne  bir Başbakan, Bakan, Genel Müdür, Amir, Memur, Vekil, Belediye Başkanı, ne de Sendika ve Oda Başkanları gördünüz mü hiç? Mumla arasanız bulamazsınız. İşte onlardan farkımız budur. Bu yüzden  ne sağlıklı düşünebiliyoruz,  ne de geleceğe güvenle bakabiliyoruz.
Yaşasın Cumhuriyet.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık